Sizin saçınızı tarayan oldu mu hiç
canınızı yakmamaya özen gösterek çok severek bakarak dokunmaya kıyamazcasına her bir teli ayrı okşayarak anne şefkatiyle sarmalarcasına saçınızı tarayan oldu mu
şimdi benim saçlarımda fırçanın içinden geçen sevdanın dokunuşları var
ve çekmecemde aşkla saklayacağım saç fırçam
son nefesime kadar
27 Mart 2012 Salı
14 Ocak 2012 Cumartesi
şiir
sen gelmedikçe ben özlemeyi daha çok sever oldum
unutmamayı
güzel çirkin kötü iyi olan ne varsa sana dair bana dair ya da ikimize tek başıma yaşamayı daha çok sever oldum
gelmeyişlerine aşık olmaya başladım sen yerine
yokluğunu sevmeye başladım sen hep karşımdayken
ağlamamayı öğrenmeye başladım
şarkılarda türkülerde seni aramıyorum
hep varsın ki
senliğimde yaşadıklarımı sensizliğimde daha büyüttüm
daha yaşanası anlar yarattım kendime
senden bir sen yarattım
yatağın sağı koltuğun solu tabağın kenarı kırık olanını sana verdim
ucuna beni iliştirdim
sen sevmedikçe ben aşka tutundum
sen gittikçe ben seni yaşadım
sen gelmedikçe ben sen oldum
ben sende beni sevmeyi öğrendim
seni sevmeyi
daha çok
daha da çok
gelme
belki bendeki sen ben kadar sevemeyebilirim artık seni
unutmamayı
güzel çirkin kötü iyi olan ne varsa sana dair bana dair ya da ikimize tek başıma yaşamayı daha çok sever oldum
gelmeyişlerine aşık olmaya başladım sen yerine
yokluğunu sevmeye başladım sen hep karşımdayken
ağlamamayı öğrenmeye başladım
şarkılarda türkülerde seni aramıyorum
hep varsın ki
senliğimde yaşadıklarımı sensizliğimde daha büyüttüm
daha yaşanası anlar yarattım kendime
senden bir sen yarattım
yatağın sağı koltuğun solu tabağın kenarı kırık olanını sana verdim
ucuna beni iliştirdim
sen sevmedikçe ben aşka tutundum
sen gittikçe ben seni yaşadım
sen gelmedikçe ben sen oldum
ben sende beni sevmeyi öğrendim
seni sevmeyi
daha çok
daha da çok
gelme
belki bendeki sen ben kadar sevemeyebilirim artık seni
8 Ocak 2012 Pazar
Bir anlamı olmalı gidişlerin
Gelişlerin zaten bir anlamı var
gidişlerin anlamlı olması ne güzeldir oysa
En çok pazar günü koyar gidişler insana. Zaten bundan değil midir, bir dolu biten aşkın ardından yazılan her şiir, şarkı sözüne pazar gününün konu edilmesi?
"bir pazar'dı
kardı kıştı
çarpıyordun kapıları" der ya türkü
oysa gelirken bir masalla gelmiştin
hiç bitmeyecek hep o kaf dağının en tepesinde koşulsuz mutluluğun zirvesinde yaşatacağın aşkın masalıyla
gülümseyen gözlerinle ışık yüklü kalbinle
başrolde aşk
verilen sözler kurulan hayaller gülüşmeler ağlaşmalar ayrılıklar kavuşmalar sevişmelerle
noktasız virgülsüz heyecanlarla sevgilerle sevgi kokan cümlelerinle gelmiştin
anlamınla varlığınla inanarak inandırarak
masallar mutlu biter ya hani hiç gitmeyecek bitmeyecekmiş masaldın
günlerden pazar
ben şimdi kendi yorgun masalımın kahramanıyım gidişinde
kapılar çarpılmadı çünkü kapı hiç çalmadı
ben yılgın umarsız hatta çirkinleştirilmiş yüzümle yüzsüzce biten bir masaldan hala bir masal yaratabilir miyim ümitsizliğinde
yok kapıları çarpmanı değil
yüzüme bakmanı beni güzel bırakmanın yeni bir masala hayalkırıksız başlatabilmenin onurunu yüklenmeni isterdim senden
Masal bu ya
ben de bir şiirin kaldı bırakma giderken
belki o zaman noktalara dönebilirim
kalan yalnız kalırsa giden insafsız demektir
gidişlerin anlamlı olması ne güzeldir oysa
En çok pazar günü koyar gidişler insana. Zaten bundan değil midir, bir dolu biten aşkın ardından yazılan her şiir, şarkı sözüne pazar gününün konu edilmesi?
"bir pazar'dı
kardı kıştı
çarpıyordun kapıları" der ya türkü
oysa gelirken bir masalla gelmiştin
hiç bitmeyecek hep o kaf dağının en tepesinde koşulsuz mutluluğun zirvesinde yaşatacağın aşkın masalıyla
gülümseyen gözlerinle ışık yüklü kalbinle
başrolde aşk
verilen sözler kurulan hayaller gülüşmeler ağlaşmalar ayrılıklar kavuşmalar sevişmelerle
noktasız virgülsüz heyecanlarla sevgilerle sevgi kokan cümlelerinle gelmiştin
anlamınla varlığınla inanarak inandırarak
masallar mutlu biter ya hani hiç gitmeyecek bitmeyecekmiş masaldın
günlerden pazar
ben şimdi kendi yorgun masalımın kahramanıyım gidişinde
kapılar çarpılmadı çünkü kapı hiç çalmadı
ben yılgın umarsız hatta çirkinleştirilmiş yüzümle yüzsüzce biten bir masaldan hala bir masal yaratabilir miyim ümitsizliğinde
yok kapıları çarpmanı değil
yüzüme bakmanı beni güzel bırakmanın yeni bir masala hayalkırıksız başlatabilmenin onurunu yüklenmeni isterdim senden
Masal bu ya
ben de bir şiirin kaldı bırakma giderken
belki o zaman noktalara dönebilirim
kalan yalnız kalırsa giden insafsız demektir
4 Ocak 2012 Çarşamba
Teşekkürler
Bloğa gösterdiğiniz ilgiye çokkk çokkk teşekkür ederim bütün içtenliğimle.
Yine buradayım.
Paylaşmak, iç dökmek, bazen kızgın, öfkeli, bazen neşeli, mutlu.
İnsanca işte.
Ve bir de www.yazaronline.net de yazıyorum artık.
Beklerim.:)
Sevgiler.
Yine buradayım.
Paylaşmak, iç dökmek, bazen kızgın, öfkeli, bazen neşeli, mutlu.
İnsanca işte.
Ve bir de www.yazaronline.net de yazıyorum artık.
Beklerim.:)
Sevgiler.
31 Aralık 2011 Cumartesi
Birden böyle tükendim
Hiç uzatmadan...
Günlerdir heyecanla beklediğim yılbaşı gecesi geldi çattı.
Yılın en sevdiğim günü.
Yaşgünleri kişiye özeldir, sevinen aslında sadece yaşgünü sahibidir bence.
Ama yılbaşı, zengin fakir, genç yaşlı herkesin içinde tatlı bir kıpırtıdır. Hep beraber aynı dileklerle kutlanacak, içlerde dertlerden çok mutluluğun hüküm süreceği kısacık bir gece işte.
Ve
ben şu dakikaya kadar, heyeanlıydım, tatlı bir telaş vardı içimde.
Buzdolabına bakıyor, neler hazırlasam
dolabımı açıyor, ne giysem telaşı.
Aslında uzun zamandır belliydi hazırlayacağım yiyecekler, giyeceğim kıyafet.
Ama bu heyecanı tekrar tekrar yaşamak tatlı bir oyun gibiydi benim için.
Ve birden bir şey oldu.
Heyecanım tükeniverdi.
Az önce yazdığım cümleler dökülüverdi klavyemden.
"Çok garip. Yılbaşı gününü,heyecanını çok seven ben. Mutsuzum. İçimde heyecan yok."
Buzdolabını kapattım.
Elbisemi dolaba astım.
Gözlerimden yaşlar süzüldü.
Yalnızım ben dedim kendime, yapayalnızım.
Hayatımı başkalarının mutluluğuna adamışım, başkalarını mutlu edebilmek için koşuşturmuşum.
Bu beni çok mutlu eden bir şey. Şikayet değil. Ömrümce bunun için çalışacağım hatta.
Ama
Kimbilir belki de duymak istediğim bir sözcük, bir teklif...
"Senin için yapabileceğim bir şey mi var mı?
yardım ister misin?
boşver ocak başında günü tüketme, hani bir sözümüz vardı, gel alışverişe çıkalım..."
Birden tükendim.
beklememeyi
hayal kurmayı bilmediğimi
sanmışım
yalnız olmadığımı düşünmek istemişim
Şimdiyse, "aa istedin de yapmadım mı, neden söylemedin ki, e aşkolsun söylesen koşmaz mıydım" itirazlarına hazırım.
Hatta suçlanmaya.
Ama ben kimsenin beklemediği zamanlarda onlar için birşeyler yapmak için gayret gösteriyorsam
Neyse;)
Ben yalnızmışım.
Mutlu seneler.
Günlerdir heyecanla beklediğim yılbaşı gecesi geldi çattı.
Yılın en sevdiğim günü.
Yaşgünleri kişiye özeldir, sevinen aslında sadece yaşgünü sahibidir bence.
Ama yılbaşı, zengin fakir, genç yaşlı herkesin içinde tatlı bir kıpırtıdır. Hep beraber aynı dileklerle kutlanacak, içlerde dertlerden çok mutluluğun hüküm süreceği kısacık bir gece işte.
Ve
ben şu dakikaya kadar, heyeanlıydım, tatlı bir telaş vardı içimde.
Buzdolabına bakıyor, neler hazırlasam
dolabımı açıyor, ne giysem telaşı.
Aslında uzun zamandır belliydi hazırlayacağım yiyecekler, giyeceğim kıyafet.
Ama bu heyecanı tekrar tekrar yaşamak tatlı bir oyun gibiydi benim için.
Ve birden bir şey oldu.
Heyecanım tükeniverdi.
Az önce yazdığım cümleler dökülüverdi klavyemden.
"Çok garip. Yılbaşı gününü,heyecanını çok seven ben. Mutsuzum. İçimde heyecan yok."
Buzdolabını kapattım.
Elbisemi dolaba astım.
Gözlerimden yaşlar süzüldü.
Yalnızım ben dedim kendime, yapayalnızım.
Hayatımı başkalarının mutluluğuna adamışım, başkalarını mutlu edebilmek için koşuşturmuşum.
Bu beni çok mutlu eden bir şey. Şikayet değil. Ömrümce bunun için çalışacağım hatta.
Ama
Kimbilir belki de duymak istediğim bir sözcük, bir teklif...
"Senin için yapabileceğim bir şey mi var mı?
yardım ister misin?
boşver ocak başında günü tüketme, hani bir sözümüz vardı, gel alışverişe çıkalım..."
Birden tükendim.
beklememeyi
hayal kurmayı bilmediğimi
sanmışım
yalnız olmadığımı düşünmek istemişim
Şimdiyse, "aa istedin de yapmadım mı, neden söylemedin ki, e aşkolsun söylesen koşmaz mıydım" itirazlarına hazırım.
Hatta suçlanmaya.
Ama ben kimsenin beklemediği zamanlarda onlar için birşeyler yapmak için gayret gösteriyorsam
Neyse;)
Ben yalnızmışım.
Mutlu seneler.
20 Aralık 2011 Salı
Hayatımızın "di'li geçmişleri
Yitirdiğimiz insanların
yitip giden duyguların ardından, "oğff ne tatsız hayat" deriz ya hani.
Aslında hayat "di'li, du'lu" geçmişimizle ne kadar da güzeldir
Şöyle bir düşünün, sadece bir an.
Yitirdiğimiz her kişi, her duygunun bize yaşattığı güzel anıları, anları.
Hiç bir ilişki, hiç bir oluşum tesadüf değil bence.
O insanların ailemiz olması, arkadaşlarımızı dostlarımızı seçme, işimiz, iş çevremiz, vsvs.
Hepsinin bir nedeni, bir açıklaması yok mu?
Tesadüfen tanışabiliriz, ama yola birlikte devam kararı alan biziz.
Haa, kazık mı yedik, ya da hayalkırıklığına mı uğradık? İflas mı ettik? İşimizde başarılı olamadık, elimize çıkış mı tutuşturdular? En çok sevdiğimiz ölüp bizi terk mi etti?
Belki birisi değil, çoğu çoğunluğumuzun başına gelen olası durumlar işte.
Acımız sıcakken isyan ettiğimiz oluşumlar.
Ya sonra?
Di'li geçmişlerimizi düşünürken, paylaşırken...
en çok güzellikleri düşünürüz aslında
başlangıçları, birlikte yaşanmışlıkları
hatta ölüp giden kişinin komik anılarını paylaşırız, "vay rahmetli" diye bir gülüp, bir ağlama halini yaşarken
kazık yediğimiz insanımızı anarken, "ne kazık attı ama..." diye başlayan cümlelerimizin ardından, "ama bak şurada, o anda, o gün..." diye başlayan sıcak anıları atlamayız, yediğimiz kazığa üzülüp, nefretle iç geçirirken
Giden sevgilinin ardından üzülürüz, acımız öylesine büyüktür ki ölmeyi bile düşünürüz, sonra öfkeleniriz, beddualara vardırırız
ama başımızı yastığa koyduğumuzda, ya da ne bileyim bir sinema koltuğunda, veya bir marketin koridorlarında, bir yolculukta, o ağacın altından bir kez daha geçerken güzel anılarımızdır aklımızda olan istemsiz gözyaşlarımızın artık gülümsemeye dönüştüğü sonraları
Acının çok fena bir kışkırtıcılığı var. İsyankar yapar insanı vurduğunda. Acımasız yapar. Kötü sözler söyletir. Sakinliğini bozar, dengesini yitirtir.
Ben acının, öfkenin yaşandığı anda söylenen hiç bir söze, davranışa kızmaz oldum artık. Çünkü bu duruma sıkça düştüğümü, sonraları pişman olduğumu biliyorum. Ama bunu bilmek, tekrarlamamak olmuyor, bunu da biliyorum, ama giderek daha soğukkanlı yaklaşabileceğimi öğretiyor zaman bana. Susuyorum çoğunlukla artık.
İsyansız yaşamayı öğreniyorum.
En azından deniyorum.
Çünkü biliyorum ki, zaman geçip başka insanlara karıştığımda, yaşadığım günlerin güzelliğini anacağım sadece.
Paylaştıklarımızı.
"Di'li" geçmişin beni rahatsız eden bölümlerinden çok, mutlu eden yanlarını keşfetmek, anmak, insanları anlayabilmek adına olgunlaştırıyor beni. Belki hepimizi.
Hiç kimseden tümüyle nefret etmiyorum artık
yine bağlanıyorum, yine çok seviyorum ama açık kapılar bırakarak.
Benim için de açık kapılar bırakılmasını istiyorum.
Çünkü ben mükemmel değilim.
Ve
biliyorum ki, her türlü acıyı, olumsuzluğu yaşadığımız halde, sıkça yinelediğimiz, "nerde o eski günler" veryansını, "di'li" geçmişe özlem, aslında çok kişinin benim gibi yaşamasından, düşünmesinden.
Gidenlerle, terkedenlerle yaşanılan güzel anıların belki de çok daha fazla olmasından.
Sevgiler.
Küçük bir notcuk: Ekstrem duygular bu yazıda yer almamıştır. Kurumları bağlamaz. Çekirdek dünyamızın insanlarıdır konu edilen.
yitip giden duyguların ardından, "oğff ne tatsız hayat" deriz ya hani.
Aslında hayat "di'li, du'lu" geçmişimizle ne kadar da güzeldir
Şöyle bir düşünün, sadece bir an.
Yitirdiğimiz her kişi, her duygunun bize yaşattığı güzel anıları, anları.
Hiç bir ilişki, hiç bir oluşum tesadüf değil bence.
O insanların ailemiz olması, arkadaşlarımızı dostlarımızı seçme, işimiz, iş çevremiz, vsvs.
Hepsinin bir nedeni, bir açıklaması yok mu?
Tesadüfen tanışabiliriz, ama yola birlikte devam kararı alan biziz.
Haa, kazık mı yedik, ya da hayalkırıklığına mı uğradık? İflas mı ettik? İşimizde başarılı olamadık, elimize çıkış mı tutuşturdular? En çok sevdiğimiz ölüp bizi terk mi etti?
Belki birisi değil, çoğu çoğunluğumuzun başına gelen olası durumlar işte.
Acımız sıcakken isyan ettiğimiz oluşumlar.
Ya sonra?
Di'li geçmişlerimizi düşünürken, paylaşırken...
en çok güzellikleri düşünürüz aslında
başlangıçları, birlikte yaşanmışlıkları
hatta ölüp giden kişinin komik anılarını paylaşırız, "vay rahmetli" diye bir gülüp, bir ağlama halini yaşarken
kazık yediğimiz insanımızı anarken, "ne kazık attı ama..." diye başlayan cümlelerimizin ardından, "ama bak şurada, o anda, o gün..." diye başlayan sıcak anıları atlamayız, yediğimiz kazığa üzülüp, nefretle iç geçirirken
Giden sevgilinin ardından üzülürüz, acımız öylesine büyüktür ki ölmeyi bile düşünürüz, sonra öfkeleniriz, beddualara vardırırız
ama başımızı yastığa koyduğumuzda, ya da ne bileyim bir sinema koltuğunda, veya bir marketin koridorlarında, bir yolculukta, o ağacın altından bir kez daha geçerken güzel anılarımızdır aklımızda olan istemsiz gözyaşlarımızın artık gülümsemeye dönüştüğü sonraları
Acının çok fena bir kışkırtıcılığı var. İsyankar yapar insanı vurduğunda. Acımasız yapar. Kötü sözler söyletir. Sakinliğini bozar, dengesini yitirtir.
Ben acının, öfkenin yaşandığı anda söylenen hiç bir söze, davranışa kızmaz oldum artık. Çünkü bu duruma sıkça düştüğümü, sonraları pişman olduğumu biliyorum. Ama bunu bilmek, tekrarlamamak olmuyor, bunu da biliyorum, ama giderek daha soğukkanlı yaklaşabileceğimi öğretiyor zaman bana. Susuyorum çoğunlukla artık.
İsyansız yaşamayı öğreniyorum.
En azından deniyorum.
Çünkü biliyorum ki, zaman geçip başka insanlara karıştığımda, yaşadığım günlerin güzelliğini anacağım sadece.
Paylaştıklarımızı.
"Di'li" geçmişin beni rahatsız eden bölümlerinden çok, mutlu eden yanlarını keşfetmek, anmak, insanları anlayabilmek adına olgunlaştırıyor beni. Belki hepimizi.
Hiç kimseden tümüyle nefret etmiyorum artık
yine bağlanıyorum, yine çok seviyorum ama açık kapılar bırakarak.
Benim için de açık kapılar bırakılmasını istiyorum.
Çünkü ben mükemmel değilim.
Ve
biliyorum ki, her türlü acıyı, olumsuzluğu yaşadığımız halde, sıkça yinelediğimiz, "nerde o eski günler" veryansını, "di'li" geçmişe özlem, aslında çok kişinin benim gibi yaşamasından, düşünmesinden.
Gidenlerle, terkedenlerle yaşanılan güzel anıların belki de çok daha fazla olmasından.
Sevgiler.
Küçük bir notcuk: Ekstrem duygular bu yazıda yer almamıştır. Kurumları bağlamaz. Çekirdek dünyamızın insanlarıdır konu edilen.
13 Aralık 2011 Salı
Nasıl BEŞİKTAŞ'lı oldum?
Bizde, tuttuğu partiden, takımdan, yazardan, kısaca daha önce tuttuğu ne varsa artık, cayana "dönek" derler.
Ama
şöyle de bir şey var ki, tuttuğu partiyi, takımı, yazarı, kısaca kişileri tuttukları ne varsa "döndürmek" isteyende yine biziz.
Bu yazıyı okuyacak kartalların, "BJK'lı olunmaz, BJK'lı doğulur" sözleriyle bana itiraz edeceklerini, beni içlerine sindirmeyecekleri tehlikesini göze alarak;
Ben bir dönek'im diyorum ve bir dönekliğin öyküsünü yazıyorum.
Ben doğduğumda, bizim ailede rengarenk bir taraftar grubu vardı.
Ailemde herkesin tuttuğu takım farklıydı.
Yani doğuştan şaşkındım.
Ailede en çok sevdiğim insanın takımını mı tutsam, en çok gol atanı mı, renklerini beğendiğimi mi bilemedim anlayacağınız.
Futbolu hem çok seviyordum, hem de ciddi bir arayış içindeydim.
Yaşadığım şehrin takımının maçlarına babamla beraber düzenli olarak gidiyordum, hatta kardeşlerimin yakın arkadaşları olan futbolcuları birebir tanımanın, onlara dokunmanın hazzını yaşıyordum, ama nedense 3 Büyükler'in pırıltılı cazibesinden kendimi kurtaramıyordum.
Sonunda kararımı verdim, ve o senenin şampiyon takımını "benim takımım" olarak ilan ettim.
Uzun yıllarımı geçirdiğim 2. evimde de benden başkası benim takımımı tutmuyordu.
Birbirimize deli gibi tutkun bizlerin maç günleri birbirimize gösterdiğimiz sabır olağanüstüydü tabi.;) Derbi sonrası konuşma yasağı getirirdik evde.
Kimbilir belki de, taraftarın birbirine küfretmesine gösterdiğim tepki hep bu hoşgörünün eseridir.
Ama
3 kişilik evimizde diğer iki kişinin tuttuğu takım aynıydı, maçlardan sonra sarılışmalar, ağlaşmalar, çemkirmeler, sevinç, hüzün ne varsa işte birlikte paylaşılıyordu.
İtiraf ediyorum, arkadaşları arasında futbol tutkunu olmayan, maçları tek başına izleyen, her bi duyguyu sadece aynayla paylaşan ben, bu durumu nasıl kıskanıyordum, belli değil. O derece!
Yaşamın sürprizleri olur ya...
Onca yaşanmışlığın üstüne, pat diye hayatıma giren, Murathan Mungan'ın tabiriyle "uzun yolları göze alabilen" bir dostum oldu.
Yaşamın kıyısından beni çekip alan, yepyeni ümitlerle tam ortasına çekiveren, pırıl pırıl bir dostum.
Çok şeyi, hayatı paylaşıyorduk artık.
İkimizde futbol tutkunuyduk.
Ama
Can dostum takımına delice tutkuyla bağlı bir kartal'dı!
Maç günleri, arkadaşlarını aramasını, konuşmalarını, şakalaşmalarını hayranlıkla izliyordum. Deplasman maçlarını izlerken herşeyi unutmasını, sevincini, öfkesini, üzüntüsünü izliyordum gıptayla. BJK'ın yenmesi için dualar ediyordum, puan hesaplamalarını filan unutarak. O'nun mutluluğu herşeyden önemli olmaya başlamıştı.
O'na, iki kupa kazanan Beşiktaş'ın hatıra formasını almak için Kartal Yuvası'na girdiğimde içerdeki mutlu kalabalık atmosferin büyüsüne kapıldım gitti. Çıkmak istemiyordum. Herşeyi elledim dükkanda olan. Formalardan, kahve kupalarına kadar ne varsa dokundum.
Hani bir aşkın ilk kıpırtıları düşer ya midenize, çarpmaya başlar hızlıdan kalbiniz... işte tam olarak durumum buydu!
Elimde ona bir forma, kendime bir forma ve bir terlikle çıkarken yaşadığım mutluluk tarif edilemezdi.
Artık bir "dönek"tim.
Maçların heyecanını, çoşkusunu paylaştığım, dünyalardan çok sevdiğim bir dostum vardı artık benimde.
İçimde BeşiktAŞK büyütmüştüm dostluğun sevgisiyle, gücüyle hiç farkında olmadan.
Artık çok kartal'ın dediği gibi, sevgiliye duyulan sevginin önündeydi bu aşk.
Paylaşmanın keyfini yaşamaksa, olağanüstü bir duyguydu, reelde, sanalda.
Bir şampiyonluğa hayranlıkla başlayan takım tutma maceram, gerçek tutkuyla bağlandığım Beşiktaş'ımın fanatik bir taraftarı olarak gerçekliğine dönüşmüştü.
Dün gece Tayfur Hoca'nın, Serdal Reyiz'in, Ahmet Ateş'in özgürlüğüne kavuştuğu dakikalarda sevinçten hıçkırarak ağlarken, büyük takımım Beşiktaş'ımın "gururlu bir dönek" taraftarı olmanın mutluluğunu olağanüstü yaşadım, başka hiç bir şey düşünmeden.
Hayatımda bir kez dönmüştüm, döneklikse doğruya dönmüştüm ama.
12 Aralık 2011 Pazartesi
Geriye sarsak?
Hayata öldüğümüz yaştan başlasak, doğduğumuz yaşa insek
yani tersten yaşasak, yaptığımız hataların çok daha az olacağını konuşup dururuz ya
peki
biten bir aşkı geriye sarsak?
ayrılmış çiftleri bir odaya kapasak mesela?
bir ekranda izlettirsek
O artık birbirlerinin sesini duymaya tahammülleri kalmamış iki kişiyi bir koltuğun iki ucuna ayrı ayrı oturtsak
bassak düğmeye
geriye dönmeye başlasa hikaye
son münakaşadan geriye
nolur bunu yapma kıskanıyorum dendiğinde yaptıklarımızı ama sadece hissettiğimiz baskıdan bunaldığımızı paylaş nolur diye yalvaranla paylaşmadığımız durumların yarattığı dışlanmışlığın gerginliklerinden geriye
...
...
...
birlikte son yenilen yemek son içilen içkilerin devrik dökük bırakıldığı masa son sarılış son öpüşme
...
...
...
kutlamalar hediyeler sonraki kutlamaların planları
...
...
...
yolculuklar hiç münakaşasız mutluluklar yeni yerler tanınmayan insanların içinde birbirine sarılmalar sahiplenmeler
...
...
...
bir anahtarı paylaşmanın mutluluğu birlikte seçilen eşyalar soğukmuş sıcakmış hiç hissetmeden sadece birbirini hissetmenin hazzı
...
...
...
geceyarısı sabahın kör saatinde telefona düşüp aynı saniye içinde yanıtlanan sevecenlikler
...
...
...
hastalıklar üzüntüler hayalkırıklıkları beraberiz ya üstesinden geliriz kucaklaşmaları omuzlarda ağlaşmalar
...
...
...
seviyorum kıskanıyorum sakınmaları münakaşalar seviyorum sarılmaları ilk küskünlüklerin ardından ayrılıklar ilk karşılaşmada birbirine bir daha asla kucaklaşmaları beni bırakma mutluluğunda gözyaşları
...
...
...
fedakarlıklar bir saat bir dakika görebilmek için uzun yollar bir kaldırım taşında elele
...
...
...
saklanan anılar bazen bir peçete sinema bileti hatta vapur tren biletleri çok sevdiğin ağzın içinden çıkarılmış bir zeytin çekirdeği bazen
...
...
...
ilk nazlanmalar şımarıklıklar oyunlar daracık mekanda topsuz oynanan top oyunlar üzerine atlamalar kucaklaşlamalar, dudaklarda öpücükle bitiveren sözler
...
...
...
uzun ayrılıklara mektuplar hasretler beklemeler
...
...
...
merak etmeler kiminle nerde sorularının asla yanıtsız kalmaması burdayım ama aklım sende mesajları
...
...
...
özlemeler
tek başına yattığın yatakta boşluğu doldurma arzusunun bastırılamaz ağırlığı
...
...
...
şarkı tutmacalar
şiirler yazmacalar sonu asla bırakmamla biten öyküler karalamacalar
...
...
...
ilk elele tutuşma ilk öpüşme sıradan ama en masum en unutulmaz
...
...
...
ilk buluşma bir sonrakini ilk ayrıldığın an özlemle bekleyiş
ve birden başladığı ana dönse film, son münakaşaya, artık birbirinin sesini duymamak için telefonların kapatıldığı, mesajların okunmadığı bir tarafın hırçınlaşarak, ağlayarak, kızarak, yalvararak nolur bir dinle yalvarışlarına
o mutluluğu yaşayan mutlu anları mutsuzluklarından az olan
koltuğun iki köşesinde birbirinden uzak oturan kadınla erkek birbirlerine bakıp
kıyalım mı
diye geçirirler miydi içlerinden
en azından...
.
.
.
beni bütünüyle sev diye terkederken o çok seveni
farkında mıyız
karşımızdakini bütünüyle sevmediğimizi?
yani tersten yaşasak, yaptığımız hataların çok daha az olacağını konuşup dururuz ya
peki
biten bir aşkı geriye sarsak?
ayrılmış çiftleri bir odaya kapasak mesela?
bir ekranda izlettirsek
O artık birbirlerinin sesini duymaya tahammülleri kalmamış iki kişiyi bir koltuğun iki ucuna ayrı ayrı oturtsak
bassak düğmeye
geriye dönmeye başlasa hikaye
son münakaşadan geriye
nolur bunu yapma kıskanıyorum dendiğinde yaptıklarımızı ama sadece hissettiğimiz baskıdan bunaldığımızı paylaş nolur diye yalvaranla paylaşmadığımız durumların yarattığı dışlanmışlığın gerginliklerinden geriye
...
...
...
birlikte son yenilen yemek son içilen içkilerin devrik dökük bırakıldığı masa son sarılış son öpüşme
...
...
...
kutlamalar hediyeler sonraki kutlamaların planları
...
...
...
yolculuklar hiç münakaşasız mutluluklar yeni yerler tanınmayan insanların içinde birbirine sarılmalar sahiplenmeler
...
...
...
bir anahtarı paylaşmanın mutluluğu birlikte seçilen eşyalar soğukmuş sıcakmış hiç hissetmeden sadece birbirini hissetmenin hazzı
...
...
...
geceyarısı sabahın kör saatinde telefona düşüp aynı saniye içinde yanıtlanan sevecenlikler
...
...
...
hastalıklar üzüntüler hayalkırıklıkları beraberiz ya üstesinden geliriz kucaklaşmaları omuzlarda ağlaşmalar
...
...
...
seviyorum kıskanıyorum sakınmaları münakaşalar seviyorum sarılmaları ilk küskünlüklerin ardından ayrılıklar ilk karşılaşmada birbirine bir daha asla kucaklaşmaları beni bırakma mutluluğunda gözyaşları
...
...
...
fedakarlıklar bir saat bir dakika görebilmek için uzun yollar bir kaldırım taşında elele
...
...
...
saklanan anılar bazen bir peçete sinema bileti hatta vapur tren biletleri çok sevdiğin ağzın içinden çıkarılmış bir zeytin çekirdeği bazen
...
...
...
ilk nazlanmalar şımarıklıklar oyunlar daracık mekanda topsuz oynanan top oyunlar üzerine atlamalar kucaklaşlamalar, dudaklarda öpücükle bitiveren sözler
...
...
...
uzun ayrılıklara mektuplar hasretler beklemeler
...
...
...
merak etmeler kiminle nerde sorularının asla yanıtsız kalmaması burdayım ama aklım sende mesajları
...
...
...
özlemeler
tek başına yattığın yatakta boşluğu doldurma arzusunun bastırılamaz ağırlığı
...
...
...
şarkı tutmacalar
şiirler yazmacalar sonu asla bırakmamla biten öyküler karalamacalar
...
...
...
ilk elele tutuşma ilk öpüşme sıradan ama en masum en unutulmaz
...
...
...
ilk buluşma bir sonrakini ilk ayrıldığın an özlemle bekleyiş
ve birden başladığı ana dönse film, son münakaşaya, artık birbirinin sesini duymamak için telefonların kapatıldığı, mesajların okunmadığı bir tarafın hırçınlaşarak, ağlayarak, kızarak, yalvararak nolur bir dinle yalvarışlarına
o mutluluğu yaşayan mutlu anları mutsuzluklarından az olan
koltuğun iki köşesinde birbirinden uzak oturan kadınla erkek birbirlerine bakıp
kıyalım mı
diye geçirirler miydi içlerinden
en azından...
.
.
.
beni bütünüyle sev diye terkederken o çok seveni
farkında mıyız
karşımızdakini bütünüyle sevmediğimizi?
11 Aralık 2011 Pazar
"Ne söylenebilir ki 25 yaşında ölüp giden birisinin ardından"
diye başlamıştı unutulmaz Love Story filmi.
İzlediğim en güzel aşk filmi değildi.
Ama çok acıklıydı.
11 kez izledim.
Her seferinde daha çok ağlayarak.
En çok
bir Ocak gecesinde, buz gibi mobilyasız bir odada, yere serilmiş gazetelerin üstünde seninle ısınmayı sevdim ben.
Ne söylenebilir ki bitip giden bir güzelliğin ardından
Hoşçakalın.
diye başlamıştı unutulmaz Love Story filmi.
İzlediğim en güzel aşk filmi değildi.
Ama çok acıklıydı.
11 kez izledim.
Her seferinde daha çok ağlayarak.
En çok
bir Ocak gecesinde, buz gibi mobilyasız bir odada, yere serilmiş gazetelerin üstünde seninle ısınmayı sevdim ben.
Ne söylenebilir ki bitip giden bir güzelliğin ardından
Hoşçakalın.
10 Aralık 2011 Cumartesi
Neo-romantik aşklar
Eminim itiraz edenler olacak.
Önüme geniş bir fotoğraf koymak isteyenlere hazırım hatta. Oysa ben o fotoğrafa, nerdeyse 3 boyuttan bakıyorum günlerdir.
ve
genel durum böyleymiş:
"Evet, artık erkeğin hödüğü makbul. Yine bir tür romantizm var ama buna "neo romantizm demek daha doğru. Yani kadını kibar, mumların yandığı bir restorana götürmek out, maça götürmek in. Kadını günde 3 kere aramak out, telefonuna cevap vermemek in. Onunla resim çektirmek out, başka kızlarla çektirmek in."
Sözlerin sahibi ben değilim, ben olsam resim yerine foto derdim zaten.;)
Bugün Ayşe Arman'ın röportaj konuğu Nezih Ünen'in sözleri bunlar.
Röportajın devamıda ilginç.
Zamane aşklarına farklı bir bakış açısı. Saptamaların çoğuna istemeyerekte olsa katıldım, çünkü bir türlü toparlayıp bir araya getiremediğim sözcüklerle "aşk" analizi yapmış Ünen.
Elbette, kadınların da eski kadınlar olmadığını vurgulamış, hatta suçluyu "facebook" (twitter'dan henüz haberdar değil sanırım) tarzı internet siteleri olarak ilan etmiş.
Ve şöyle bir saptama yapmış:
"Aşk giderek sevgiden uzaklaşıyor."
Tesadüf bu ya, iki gündür dilime dolanan şarkı sözleri şu, hatta msn kullansam, kişisel ileti hanesine yazacağım şu sözler:
"Koskoca bir ömrü tükettim seninle
Ve sen hiç olmadın aslında içinde"
Acıtıcı değil mi?
Kavramlar değişiyor.
Biz, dinozor romantikler, hala aşk'ın vuruculuğuna güzellemeler yapıyor olsak ta, yeni aşk düzeni aslında Ünen'in tarifi işte.
Ve her ne kadar kabul etmesekte, ataerkil inancın belki de son kalıntılarını taşıyoruz içimizde biz bazı kadınlar.
Bir erkeğin kolunun altında, sahiplenilmişlik, sahiplenme duygusunun hazzını yaşamak istiyoruz.
Baktık olmuyor, "tek taşımı kendim aldım" moduna geçiyoruz.
Ama inancım odur ki, gururla sığındığımız bu cümlenin içimizi farklı bir yakmasından kurtaramıyoruz kendimizi.
Oysa, karşılıklı sevgi, saygı hatta aşk içinde, yine de alabiliriz tek taşımızı.
Neyse.;)
Nezih Ünen'in sözettiği erkek modeli, başlangıçta, beraber olduğu erkeğin marjinal olduğunu düşünerek sevimli bile gelebiliyor kadına.
Yine inancım odur ki, en küfürbaz kadının içinde bile bir zerafet vardır, doğası gereği. "Erkek gibi kadın" olmaksa, en marjinal erkeğin bile pek hoşlanmadığı bir durum da olabilir genelde.
Ve kıskançtır aslında kadın, meraklıdır
içini açmayı sever
gevezedir çokca
çünkü paylaşmayı sever
paylaşılmadığında, suskun kalındığında, kendisini ilişkiden dışlanmış hisseder
agresiftir kadın
sükunetini koruyamaz duruma geldiğinde, içi ne kadar acırsa acısın
gözünün önünde ne kadar güzel anı canlanırsa canlansın
ve en fenası ne kadar çabalarsa çabalasın
erkeği kaybetmiştir, terkeder.
Tabi ki aslında kimin kimi kaybettiği tartışılır.
Ve zalim erkek, kadının terkini, başka kadınlara "hödüklük" yapmak üzere, umursamaz bile.
Doğrusunu söylemem gerekirse, ben bu "hödüklük" durumunun makbul olduğuna inanmıyorum, inanmak istemiyorum.
Nedeni açık.
Çünkü çevremde, mutlu çiftten çok, ayrılmış, boşanmış çift var artık.
Oysa ne kolaydır aşk.
Aşk'ı sürdürmek.
birlikte maça da gidilir, mum kokulu restoranlara da
birlikte küfür de edilir, gözgöze bakışıp aşk ilanı da yapılabilir
çalan telefon açılır, münakaşa da edilir, sevgi sözcükleri de sıralanabilir
birlikte fotoğraf karesine poz da verilir, başkalarıyla pozlara da gülümsenebilir.
Aşk'ı sadece sevgiden değil, saygıdan uzaklaştırmazsak.
"Ben" değil, "biz" olmayı başarabilirsek, son günlerin "in" sözüyle.
Ve ben Kaybedenler Klübü'nün kulubesindeyim şimdilerde.
Esas oyuncu olmam için belki çok az zamanım kaldı.
İçim gerçekten acıyor.
Ortak bir yaşamın içinde, dışlandığımı hissetmek çok yaktı canımı çok.
Ve artık, açılmayacak bir telefonu çaldırmak istemiyorum.
Ve artık, sadece ve sadece 3 gün etkisini sürdürecek "seni seviyorum" ları sıralamak istemiyorum, en acısı çok sevildiğimi bile bile.
Aşkla, sevgiyle, saygıyla bir ortaklık yaşamak bile istemiyorum artık.
Güzel anılarıma kapanıp, onlarla gülümsemek istiyorum.
Çünkü ben hödüklüğü marjinallik kabul eden, "öküzün birini seviyorum" diye gururlanan kadınları benimseyemiyorum.
Neo romantik değilim.
Telefonumu hiç kapatmadım
çünkü bir fotoğraf var içinde.
Huzurlu bir akşamüstünün, güneş batarken çekilmiş bir yol fotoğrafı.
Önüme geniş bir fotoğraf koymak isteyenlere hazırım hatta. Oysa ben o fotoğrafa, nerdeyse 3 boyuttan bakıyorum günlerdir.
ve
genel durum böyleymiş:
"Evet, artık erkeğin hödüğü makbul. Yine bir tür romantizm var ama buna "neo romantizm demek daha doğru. Yani kadını kibar, mumların yandığı bir restorana götürmek out, maça götürmek in. Kadını günde 3 kere aramak out, telefonuna cevap vermemek in. Onunla resim çektirmek out, başka kızlarla çektirmek in."
Sözlerin sahibi ben değilim, ben olsam resim yerine foto derdim zaten.;)
Bugün Ayşe Arman'ın röportaj konuğu Nezih Ünen'in sözleri bunlar.
Röportajın devamıda ilginç.
Zamane aşklarına farklı bir bakış açısı. Saptamaların çoğuna istemeyerekte olsa katıldım, çünkü bir türlü toparlayıp bir araya getiremediğim sözcüklerle "aşk" analizi yapmış Ünen.
Elbette, kadınların da eski kadınlar olmadığını vurgulamış, hatta suçluyu "facebook" (twitter'dan henüz haberdar değil sanırım) tarzı internet siteleri olarak ilan etmiş.
Ve şöyle bir saptama yapmış:
"Aşk giderek sevgiden uzaklaşıyor."
Tesadüf bu ya, iki gündür dilime dolanan şarkı sözleri şu, hatta msn kullansam, kişisel ileti hanesine yazacağım şu sözler:
"Koskoca bir ömrü tükettim seninle
Ve sen hiç olmadın aslında içinde"
Acıtıcı değil mi?
Kavramlar değişiyor.
Biz, dinozor romantikler, hala aşk'ın vuruculuğuna güzellemeler yapıyor olsak ta, yeni aşk düzeni aslında Ünen'in tarifi işte.
Ve her ne kadar kabul etmesekte, ataerkil inancın belki de son kalıntılarını taşıyoruz içimizde biz bazı kadınlar.
Bir erkeğin kolunun altında, sahiplenilmişlik, sahiplenme duygusunun hazzını yaşamak istiyoruz.
Baktık olmuyor, "tek taşımı kendim aldım" moduna geçiyoruz.
Ama inancım odur ki, gururla sığındığımız bu cümlenin içimizi farklı bir yakmasından kurtaramıyoruz kendimizi.
Oysa, karşılıklı sevgi, saygı hatta aşk içinde, yine de alabiliriz tek taşımızı.
Neyse.;)
Nezih Ünen'in sözettiği erkek modeli, başlangıçta, beraber olduğu erkeğin marjinal olduğunu düşünerek sevimli bile gelebiliyor kadına.
Yine inancım odur ki, en küfürbaz kadının içinde bile bir zerafet vardır, doğası gereği. "Erkek gibi kadın" olmaksa, en marjinal erkeğin bile pek hoşlanmadığı bir durum da olabilir genelde.
Ve kıskançtır aslında kadın, meraklıdır
içini açmayı sever
gevezedir çokca
çünkü paylaşmayı sever
paylaşılmadığında, suskun kalındığında, kendisini ilişkiden dışlanmış hisseder
agresiftir kadın
sükunetini koruyamaz duruma geldiğinde, içi ne kadar acırsa acısın
gözünün önünde ne kadar güzel anı canlanırsa canlansın
ve en fenası ne kadar çabalarsa çabalasın
erkeği kaybetmiştir, terkeder.
Tabi ki aslında kimin kimi kaybettiği tartışılır.
Ve zalim erkek, kadının terkini, başka kadınlara "hödüklük" yapmak üzere, umursamaz bile.
Doğrusunu söylemem gerekirse, ben bu "hödüklük" durumunun makbul olduğuna inanmıyorum, inanmak istemiyorum.
Nedeni açık.
Çünkü çevremde, mutlu çiftten çok, ayrılmış, boşanmış çift var artık.
Oysa ne kolaydır aşk.
Aşk'ı sürdürmek.
birlikte maça da gidilir, mum kokulu restoranlara da
birlikte küfür de edilir, gözgöze bakışıp aşk ilanı da yapılabilir
çalan telefon açılır, münakaşa da edilir, sevgi sözcükleri de sıralanabilir
birlikte fotoğraf karesine poz da verilir, başkalarıyla pozlara da gülümsenebilir.
Aşk'ı sadece sevgiden değil, saygıdan uzaklaştırmazsak.
"Ben" değil, "biz" olmayı başarabilirsek, son günlerin "in" sözüyle.
Ve ben Kaybedenler Klübü'nün kulubesindeyim şimdilerde.
Esas oyuncu olmam için belki çok az zamanım kaldı.
İçim gerçekten acıyor.
Ortak bir yaşamın içinde, dışlandığımı hissetmek çok yaktı canımı çok.
Ve artık, açılmayacak bir telefonu çaldırmak istemiyorum.
Ve artık, sadece ve sadece 3 gün etkisini sürdürecek "seni seviyorum" ları sıralamak istemiyorum, en acısı çok sevildiğimi bile bile.
Aşkla, sevgiyle, saygıyla bir ortaklık yaşamak bile istemiyorum artık.
Güzel anılarıma kapanıp, onlarla gülümsemek istiyorum.
Çünkü ben hödüklüğü marjinallik kabul eden, "öküzün birini seviyorum" diye gururlanan kadınları benimseyemiyorum.
Neo romantik değilim.
Telefonumu hiç kapatmadım
çünkü bir fotoğraf var içinde.
Huzurlu bir akşamüstünün, güneş batarken çekilmiş bir yol fotoğrafı.
4 Aralık 2011 Pazar
Bir taksi öyküsü
Kendimi bildim bileli gevezeyim.
Kendimi bildim bileli de bana sus diyen olmadı. Hatta ben ufak bir çocukken, bir gün aralıksız 30 dakika kadar susunca, annem beni doktora götürmeyi önermiş babama, "bu çocuk kesin hasta", diye.
Sessizliği oldum olası sevmemişimdir.
Hani şu bazılarının "anlam" yüklediği sessizlikler, fırtına öncesi sessizlikler gibi durumları pek yaşamadım.
Bulunduğum ortamlar çoğunlukla gürültülüdür.
Çalan, oynayan ne varsa kısık ses izleyemem.
Bangır bangır şarkı söyleyen, ya da herhangi bir filmde birbiriyle atışan, konuşan, sevişen, koklaşan kim varsa benim evin konuklarıdır.
Hatta geçenlerde, yalnız yaşadığımı bilen meraklı komşum bir bahaneyle kapıyı çaldı.
Yüzünde çaktırmamaya çalıştığı merakını gizlemeye çalıştığı bir gülümseme, "ah canımm çok sevindim senin için dün gece, konuğun vardı di mi?" dediğinde, "yooo" bile diyemedim! Sonrasında kadına, duyduğu seslerin tv'de oynayan bir filmden (adını yazmama gerek yok, hayal gücünüzü kullanın komşum gibi) olduğunu anlatma nafile çabalarım.
Kadın öyküsünü kafasında kurgulamış bir kere. Başrolede beni oturtmuş.
Çabalamaktan vazgeçtim.
İyi ki atların bolca kişnediği bir kovboy filmi izlemiyormuşum diye geçirdim içimden.
Allah korusun, bu hayal gücüyle böyle komşun varsa, senaryosu sığ filmler izlemekte yarar var.
Dedim ya gevezeyim diye
Kendi otomobilimi, olmadığı için, uçuramadığımdan bolca taksi yolculuğum var. Bindiğim her aracın şöförüyle paylaştığımız bolca öykü de bonusu.
İstanbul'da mesafeler uzak, trafik kilit olduğundan, şöförle muhabbeti tatmamış hiç bir vatandaşımız kalmamıştır zaten ama benim gibi samimileşip, olayı kankalık mertebesine taşıyan kaç kişi var bilemem.
Öyle ki, her yolculuğum sonunda, "bak nereye gidersen beni ara, cepten arayabilirsin" samimiyetinde uzattığı kartvizitlerim için bir çekmece ayırdığımı rahatlıkla söyleyebilirim.
Rastgele durdurduğum her aracın şöförünün o malum iki kişiden birisinin olmaması benim şansım sanırım.
Dün şike davasında "gizli tanık" olayı gündeme geldiğinden bu yana, biraz daha temkinli olmanın gerekli olduğuna karar verdim, bu ayrı. Nolur nolmaz kardeşim. Herkes potansiyel ajan provakatör de olabilir, gizli tanık ta. Bundan böyle memleket meselerini değil, Acun'u filan konuşurum sanırım.
Neyse
Taksiye binmemle, yine gündüzün en işlek saatinde kazılan bir anayol yüzünden, trafiğin kilitlenmesiyle burun buruna geldiğimiz an, "Belediyemiz çalışıyor" sözleri dökülüverdi dudaklarımın arasından.
Amanın!
Asla buraya yazamayacağım, (bilinmez okuyucuların arasında kimler olduğu, zaten ben demedim, o şöför dedi) günyüzü görmemiş incileri sıralamaya başlamasın mı adam?
"Bak dedi sana ne anlatıcam."
Aynen aktarıyorum:
"Ben oruç tutmam. Ramazan'da çekmişim arabayı gölgeye sigaramı tellendiriyorum. Pat dedi kapı açıldı, hop dedi yanıma oturdu bi badem bıyık. Gideceği yeri söylemeden, "ayıp ayıp" dedi, "oruç tutmuyosun, bi de sigara içiyosun. Günah ki peh peh ne günah."
Bana oruç düşmüyo hemşerim, dedim, uzatmadım.
Ama adam kararlı.
Dedi ki, "bak cehenneme gidersin, hesap vermeye başlamadan önce 3999 yıl ateşte yanarsın."
Ya hemşerim, işin mi yok diycem, badem bıyık devam etti.
"Bak artık sorgulamalar kolay. Artık öbür tarafta koca koca bilgisayarlar var. Sen ölünce, giriyorlar vatandaşlık numaranı, bütün günahın sevabın dökülüveriyo."
Hönk? dedim. İtiraz edecek oldum ama adam belli cahil, hem de inanmış.
"Hele o kadınlar, ah hele onlar, gösterdikleri her saç teli için ayrı yanacaklar." dediğinde, eyvah eyvah dedim, hadi anamın yaşlılıktan saçları döküldü ama benim hatun yanmış ki ne yanmış!
Ya abi, bu bilgisayar işine aklım yatmadı benim dedim. Yani bunca nüfus?
Kaç megabit bu bilgisayarların harddiks (aynen böyle okuduğunuz gibi) leri diye sordum.
"Ben teknikten anlamam" dedi badem bıyık.
Ya peki abi dedim, bu saç dediğin sonuçta kıl tüy, e o kıldan tüyden bizdede var, bizde yanacak mıyız şimdi?
"O kadarını ben bilemem" dedi.
İneceği yerde adamı bıraktım, ahh ahhh dedim.
Öykü böyle. Sevimli şöförüm bunları kendine has şivesiyle anlattıkça ben çok güldüm.
Kısaca güldük, ağlanacak halimize.;(
Evimin önüne geldiğimizde, ilk kez ben kartvizitini istedim bir şöförden. Yanında yokmuş. "Cep telefon?" diyecek oldum, kuru gürültüye getirdi, vermedi.
Yoksa?
Beni...
Yok yok, casus masus sanmamıştır, değil mi? ;)
Sevgiler.
Kendimi bildim bileli de bana sus diyen olmadı. Hatta ben ufak bir çocukken, bir gün aralıksız 30 dakika kadar susunca, annem beni doktora götürmeyi önermiş babama, "bu çocuk kesin hasta", diye.
Sessizliği oldum olası sevmemişimdir.
Hani şu bazılarının "anlam" yüklediği sessizlikler, fırtına öncesi sessizlikler gibi durumları pek yaşamadım.
Bulunduğum ortamlar çoğunlukla gürültülüdür.
Çalan, oynayan ne varsa kısık ses izleyemem.
Bangır bangır şarkı söyleyen, ya da herhangi bir filmde birbiriyle atışan, konuşan, sevişen, koklaşan kim varsa benim evin konuklarıdır.
Hatta geçenlerde, yalnız yaşadığımı bilen meraklı komşum bir bahaneyle kapıyı çaldı.
Yüzünde çaktırmamaya çalıştığı merakını gizlemeye çalıştığı bir gülümseme, "ah canımm çok sevindim senin için dün gece, konuğun vardı di mi?" dediğinde, "yooo" bile diyemedim! Sonrasında kadına, duyduğu seslerin tv'de oynayan bir filmden (adını yazmama gerek yok, hayal gücünüzü kullanın komşum gibi) olduğunu anlatma nafile çabalarım.
Kadın öyküsünü kafasında kurgulamış bir kere. Başrolede beni oturtmuş.
Çabalamaktan vazgeçtim.
İyi ki atların bolca kişnediği bir kovboy filmi izlemiyormuşum diye geçirdim içimden.
Allah korusun, bu hayal gücüyle böyle komşun varsa, senaryosu sığ filmler izlemekte yarar var.
Dedim ya gevezeyim diye
Kendi otomobilimi, olmadığı için, uçuramadığımdan bolca taksi yolculuğum var. Bindiğim her aracın şöförüyle paylaştığımız bolca öykü de bonusu.
İstanbul'da mesafeler uzak, trafik kilit olduğundan, şöförle muhabbeti tatmamış hiç bir vatandaşımız kalmamıştır zaten ama benim gibi samimileşip, olayı kankalık mertebesine taşıyan kaç kişi var bilemem.
Öyle ki, her yolculuğum sonunda, "bak nereye gidersen beni ara, cepten arayabilirsin" samimiyetinde uzattığı kartvizitlerim için bir çekmece ayırdığımı rahatlıkla söyleyebilirim.
Rastgele durdurduğum her aracın şöförünün o malum iki kişiden birisinin olmaması benim şansım sanırım.
Dün şike davasında "gizli tanık" olayı gündeme geldiğinden bu yana, biraz daha temkinli olmanın gerekli olduğuna karar verdim, bu ayrı. Nolur nolmaz kardeşim. Herkes potansiyel ajan provakatör de olabilir, gizli tanık ta. Bundan böyle memleket meselerini değil, Acun'u filan konuşurum sanırım.
Neyse
Taksiye binmemle, yine gündüzün en işlek saatinde kazılan bir anayol yüzünden, trafiğin kilitlenmesiyle burun buruna geldiğimiz an, "Belediyemiz çalışıyor" sözleri dökülüverdi dudaklarımın arasından.
Amanın!
Asla buraya yazamayacağım, (bilinmez okuyucuların arasında kimler olduğu, zaten ben demedim, o şöför dedi) günyüzü görmemiş incileri sıralamaya başlamasın mı adam?
"Bak dedi sana ne anlatıcam."
Aynen aktarıyorum:
"Ben oruç tutmam. Ramazan'da çekmişim arabayı gölgeye sigaramı tellendiriyorum. Pat dedi kapı açıldı, hop dedi yanıma oturdu bi badem bıyık. Gideceği yeri söylemeden, "ayıp ayıp" dedi, "oruç tutmuyosun, bi de sigara içiyosun. Günah ki peh peh ne günah."
Bana oruç düşmüyo hemşerim, dedim, uzatmadım.
Ama adam kararlı.
Dedi ki, "bak cehenneme gidersin, hesap vermeye başlamadan önce 3999 yıl ateşte yanarsın."
Ya hemşerim, işin mi yok diycem, badem bıyık devam etti.
"Bak artık sorgulamalar kolay. Artık öbür tarafta koca koca bilgisayarlar var. Sen ölünce, giriyorlar vatandaşlık numaranı, bütün günahın sevabın dökülüveriyo."
Hönk? dedim. İtiraz edecek oldum ama adam belli cahil, hem de inanmış.
"Hele o kadınlar, ah hele onlar, gösterdikleri her saç teli için ayrı yanacaklar." dediğinde, eyvah eyvah dedim, hadi anamın yaşlılıktan saçları döküldü ama benim hatun yanmış ki ne yanmış!
Ya abi, bu bilgisayar işine aklım yatmadı benim dedim. Yani bunca nüfus?
Kaç megabit bu bilgisayarların harddiks (aynen böyle okuduğunuz gibi) leri diye sordum.
"Ben teknikten anlamam" dedi badem bıyık.
Ya peki abi dedim, bu saç dediğin sonuçta kıl tüy, e o kıldan tüyden bizdede var, bizde yanacak mıyız şimdi?
"O kadarını ben bilemem" dedi.
İneceği yerde adamı bıraktım, ahh ahhh dedim.
Öykü böyle. Sevimli şöförüm bunları kendine has şivesiyle anlattıkça ben çok güldüm.
Kısaca güldük, ağlanacak halimize.;(
Evimin önüne geldiğimizde, ilk kez ben kartvizitini istedim bir şöförden. Yanında yokmuş. "Cep telefon?" diyecek oldum, kuru gürültüye getirdi, vermedi.
Yoksa?
Beni...
Yok yok, casus masus sanmamıştır, değil mi? ;)
Sevgiler.
20 Kasım 2011 Pazar
Neden tartışamıyoruz ki biz? Son cümleyi başta söylemediğimizden mi?
Birşeyleri bilmeden konuşmak, tartışmak huyum yoktur. Ama eğer ki bir konuda ısrar ediyorsam, kulaktan dolma bilgilerle değil, gerçekten tartışılan konuda bilgi sahibi olduğum için yaparım bunu.
Orada bir okul var.
Pek çoğunuz belki adını ilk kez duyacaksınız.
Okulun adı (İ.Ç.E.M) İşitme Engelli Çocuklar Eğitim Merkezi.
Kurucusunun adı, bu adı pek çok kez duyduğunuzdan eminim, Yılmaz Büyükerşen.
Okulun amacı, olabildiğince küçük yaşta işitme engeli saptanan çocukları cihazlandırmak yoluyla, işitmelerini ve elbet konuşmalarını sağlamak.
Farklı bir anlamda dile getirirsek, işitme engelli bireyleri topluma kazandırmak diyebiliriz.
Çocuğunun işitmediğinden şüphelenen aile İÇEM'e başvurduktan sonra uygulanan prosedür şöyle:
Uzman odyologlarca çocuğa odyometri (işitme testi) yapılıyor, ve işitme kaybına göre uygun cihaz öneriliyor.
Cihaz, çocuğun işitme kaybına göre ayarlandıktan sonra, ailesi ile birlikte, uzun bir eğitim sürecine başlanıyor.
Gerçekten çok sabır isteyen bir süreç.
Ancak varılan sonuç muhteşem.
Okul bünyesinde ayrıca işitme problemi olmayan öğrencilerin devam ettiği bir ilkokul var.
Amaç, birlikte aktivitelere katılımlarıyla çocukları kaynaştırmak.
Sistem İngiliz örneği. Zaten okulda sürekli İngilizler tarafından desteklenen hizmetiçi programlarla eğitimcilere destek verilmekte.
Gezdim, gördüm, kulaklarımla yaşadım.
Gerçekten çok gürültülü bir okul!
Sonrasında kapısında "Sağırlar Okulu" yazan farklı bir okul gezdim. Gesteno denilen işaret diliyle anlaşıyor öğrenciler. Sadece bu dili bilenlerle iletişim halindeler. Ben bu dili bilmediğim için, sessizce izledim sadece.
İyiniyeti es geçmek hainlik olur, eğitimcilerin özverisini asla ve asla yabana atmam.
Ancak, okul o kadar sessizdi ki.
İki kez Twitter'da bu konuya denk geldim.
Tartıştık.
Artık tartışma adabı bilmediğimizden midir, yoksa "hep ben haklıyım" egomuz olduğundan mıdır nedir, "sen kimsin ki?" türünden tweetlere hedef oldum. Zordur insanın hakarete uğradığında soğukkanlılığını koruyabilmesi.
Bu yazıyı kendimi savunmak amacıyla yazmıyorum.
Tek bir tweetimi silmediğim için merak edenler sayfamda bulabilirler, asla hakarete varan sözcükleri kullanmadığımı (konuya karışan kişiler, beni çok yakından tanıdıklarından, biraz da sinirlerine hakim olamadıklarından, benim de onaylamadığım bazı sözcükleri kullandılar, onlar adına özür dilerim) görürler.
Oysa ne acıdır ki, tartıştığımız kişiyle amacımız farksızdı.
İkimizde engelliler konusunda iyiniyetliydik, ve onlar için bir şeyler yapabilme çabasındaydık.
Arkadaşımız işaret dili öğrenip, işitmeyenlere yardımcı olmak gibi takdir edilecek bir sürece başlıyordu, bense cihazlandırmanın daha uygun olduğunu savunuyordum.
İkimizinde atladığı şuydu.
Yaş konusu.
Arkadaşımız bunu en son tweetinde dile getirdiğinde, birbirimizi gereksiz yere ne kadar hırpaladığımızı farkettik ama iş işten geçmişti.
Çünkü, cihazlandırma ne kadar erken yaşta uygulanırsa, sonuç o kadar mükemmel olur. Oysa arkadaşımızın amacı işitmeyen yaşlı kişilere yardımcı olmaktı.
Yine de
dün akşamdan aklımda kalan bir tweetine buradan bir kez daha sakince yanıt vermek istiyorum.
"90 decibel işitme kaybı olan birisini cihazlandırsan nolur ki?" ydi soru.
90 decibel işitme kaybı olan bir çocuğa, işitme kaybına uygun cihazı ayarlarını yaptıktan sonra takar, eğitirseniz, işaret dili yerine dudak okuma yöntemini geliştirirseniz,
kulağı sağlıklı insanlar gibi duyamasa, konuşamasa bile
ikinci bir lisanı bile öğrenir, konuşur.
Örnekleri vardır.
Ve Emre Kongar'ın dediği gibi, "doğada örneği olan herşey taklit edilebilir, uygulanabilir."
Şimdi artık yanıtı siz verin.
İşaret dili kullanarak, sadece kendi aralarında anlaşan sessizler mi, yoksa cihazlandırma yoluyla, toplumun her kesiminde yer alabilecek düzeyde sosyalleşmiş sesliler mi?
Not: Tartışmaları seviyorum ama gerçekten kişilerin birbirini saygıyla dinleyip, amacın iyi anlaşıldığı ortamlarda. Uzun süredir farkındayım ki, Twitter beni olumsuz etkilemeye başladı. Sevgili oginale__deli'nin deyişiyle offfffffff.
İkinci not: Dediğim gibi, bu yazıyı ne savunmak ne suçlamak amacıyla yazmadım. Çünkü amacımız sonuçta bir.
Orada bir okul var.
Pek çoğunuz belki adını ilk kez duyacaksınız.
Okulun adı (İ.Ç.E.M) İşitme Engelli Çocuklar Eğitim Merkezi.
Kurucusunun adı, bu adı pek çok kez duyduğunuzdan eminim, Yılmaz Büyükerşen.
Okulun amacı, olabildiğince küçük yaşta işitme engeli saptanan çocukları cihazlandırmak yoluyla, işitmelerini ve elbet konuşmalarını sağlamak.
Farklı bir anlamda dile getirirsek, işitme engelli bireyleri topluma kazandırmak diyebiliriz.
Çocuğunun işitmediğinden şüphelenen aile İÇEM'e başvurduktan sonra uygulanan prosedür şöyle:
Uzman odyologlarca çocuğa odyometri (işitme testi) yapılıyor, ve işitme kaybına göre uygun cihaz öneriliyor.
Cihaz, çocuğun işitme kaybına göre ayarlandıktan sonra, ailesi ile birlikte, uzun bir eğitim sürecine başlanıyor.
Gerçekten çok sabır isteyen bir süreç.
Ancak varılan sonuç muhteşem.
Okul bünyesinde ayrıca işitme problemi olmayan öğrencilerin devam ettiği bir ilkokul var.
Amaç, birlikte aktivitelere katılımlarıyla çocukları kaynaştırmak.
Sistem İngiliz örneği. Zaten okulda sürekli İngilizler tarafından desteklenen hizmetiçi programlarla eğitimcilere destek verilmekte.
Gezdim, gördüm, kulaklarımla yaşadım.
Gerçekten çok gürültülü bir okul!
Sonrasında kapısında "Sağırlar Okulu" yazan farklı bir okul gezdim. Gesteno denilen işaret diliyle anlaşıyor öğrenciler. Sadece bu dili bilenlerle iletişim halindeler. Ben bu dili bilmediğim için, sessizce izledim sadece.
İyiniyeti es geçmek hainlik olur, eğitimcilerin özverisini asla ve asla yabana atmam.
Ancak, okul o kadar sessizdi ki.
İki kez Twitter'da bu konuya denk geldim.
Tartıştık.
Artık tartışma adabı bilmediğimizden midir, yoksa "hep ben haklıyım" egomuz olduğundan mıdır nedir, "sen kimsin ki?" türünden tweetlere hedef oldum. Zordur insanın hakarete uğradığında soğukkanlılığını koruyabilmesi.
Bu yazıyı kendimi savunmak amacıyla yazmıyorum.
Tek bir tweetimi silmediğim için merak edenler sayfamda bulabilirler, asla hakarete varan sözcükleri kullanmadığımı (konuya karışan kişiler, beni çok yakından tanıdıklarından, biraz da sinirlerine hakim olamadıklarından, benim de onaylamadığım bazı sözcükleri kullandılar, onlar adına özür dilerim) görürler.
Oysa ne acıdır ki, tartıştığımız kişiyle amacımız farksızdı.
İkimizde engelliler konusunda iyiniyetliydik, ve onlar için bir şeyler yapabilme çabasındaydık.
Arkadaşımız işaret dili öğrenip, işitmeyenlere yardımcı olmak gibi takdir edilecek bir sürece başlıyordu, bense cihazlandırmanın daha uygun olduğunu savunuyordum.
İkimizinde atladığı şuydu.
Yaş konusu.
Arkadaşımız bunu en son tweetinde dile getirdiğinde, birbirimizi gereksiz yere ne kadar hırpaladığımızı farkettik ama iş işten geçmişti.
Çünkü, cihazlandırma ne kadar erken yaşta uygulanırsa, sonuç o kadar mükemmel olur. Oysa arkadaşımızın amacı işitmeyen yaşlı kişilere yardımcı olmaktı.
Yine de
dün akşamdan aklımda kalan bir tweetine buradan bir kez daha sakince yanıt vermek istiyorum.
"90 decibel işitme kaybı olan birisini cihazlandırsan nolur ki?" ydi soru.
90 decibel işitme kaybı olan bir çocuğa, işitme kaybına uygun cihazı ayarlarını yaptıktan sonra takar, eğitirseniz, işaret dili yerine dudak okuma yöntemini geliştirirseniz,
kulağı sağlıklı insanlar gibi duyamasa, konuşamasa bile
ikinci bir lisanı bile öğrenir, konuşur.
Örnekleri vardır.
Ve Emre Kongar'ın dediği gibi, "doğada örneği olan herşey taklit edilebilir, uygulanabilir."
Şimdi artık yanıtı siz verin.
İşaret dili kullanarak, sadece kendi aralarında anlaşan sessizler mi, yoksa cihazlandırma yoluyla, toplumun her kesiminde yer alabilecek düzeyde sosyalleşmiş sesliler mi?
Not: Tartışmaları seviyorum ama gerçekten kişilerin birbirini saygıyla dinleyip, amacın iyi anlaşıldığı ortamlarda. Uzun süredir farkındayım ki, Twitter beni olumsuz etkilemeye başladı. Sevgili oginale__deli'nin deyişiyle offfffffff.
İkinci not: Dediğim gibi, bu yazıyı ne savunmak ne suçlamak amacıyla yazmadım. Çünkü amacımız sonuçta bir.
8 Kasım 2011 Salı
Yazı noldu diye soranlara ufacık açıklama
Özür dilerim. Çok içten özlemimle babama yazdığım yazıyı az önce sildim.
Çünkü, her ne yaşanırsa yaşansın, aile kutsallığını ve mahremiyetini unutarak, inancını sorgulamayarak, bu yazı üstüne yapılabilecek spekülasyonlardan çekindim.
Özellikle babamın adının, sosyal medyada bundan böyle olur olmaz kullanılmasının canımı çok fazla acıtacağını biliyorum.
Ailemle ilgili polemiklere girmek asla istemem.
Ve yineliyorum, insana en yakın insanlar ailesidir. En azından ben bu inancımı "hala" kaybetmedim. Kol kırılıp, yen içerde kalmıyorsa, o aileye inançsızlıktır. Saygı duymam.
Ailemin her ferdine sevgim sonsuzdur.
Teşekkürler.
Öptüm hepiciğinizi.
Çünkü, her ne yaşanırsa yaşansın, aile kutsallığını ve mahremiyetini unutarak, inancını sorgulamayarak, bu yazı üstüne yapılabilecek spekülasyonlardan çekindim.
Özellikle babamın adının, sosyal medyada bundan böyle olur olmaz kullanılmasının canımı çok fazla acıtacağını biliyorum.
Ailemle ilgili polemiklere girmek asla istemem.
Ve yineliyorum, insana en yakın insanlar ailesidir. En azından ben bu inancımı "hala" kaybetmedim. Kol kırılıp, yen içerde kalmıyorsa, o aileye inançsızlıktır. Saygı duymam.
Ailemin her ferdine sevgim sonsuzdur.
Teşekkürler.
Öptüm hepiciğinizi.
15 Ekim 2011 Cumartesi
Bazı insanlar yani biz
Bazı insanlar
diye başlayarak, içinde senin, benim, en yakın dostunun, düşmanının, sevdiğin sevmediğin her kim varsa pek çoğunun
yani biz insanlar arasında gezintimden notlar...
Bazı insanlar
iyidir, gerçekten iyidir, saftır, temizdir, kandırılmaya uygundur, hatta öylesi saftır, iyiniyetlidir ki, seni kırmamak için, üstündeki siyah bluz için "aa pembe sana ne çok yakışmış" desen, gülümseyerek teşekkür eder. Ağzını açıp, "ama bu siyah" diye itiraz etmez.
O, safça iyiniyetlinin önde giden Pollyanna'sıdır.
Biz çok akıllılar, onun aramızda anarken, "salak" sözcüğünü kullanmayı ayıp sayarız, da içimizden geçiririz içimizi çekerken.
Bazı insanlar
kötüdür, kimbilir belki hayat şartları falan filan ciddi ciddi kötü insanlar yaratırlar kendilerinden. Fesatlaşırlar. İyilerin safça mutluluklarına katlanamazlar, daha da kötüleşirler. Mutlu olmak yoktur onlar için. Zaten insanoğlu mutlululuğu haketmiyordur.
Biz çok akıllılar, bu insanları yaşamımızdan uzak tutmaya çalışır, daha da kötü olmaya iteleriz onları.
Bazı insanlar
dedikoducudur. Başkalarının yaşamlarından sansasyonlar yaratmak için kurgulamışlardır kendilerini. İnsanları birbirine düşürmek, arkalarından ellerini oğuşturmaktır onların işi. Ve siz, akla karayı açıklamaya çalışırken, bu dedikoducular çoktan yeni kurbanlarını bulmak için yola çıkmışlardır bile.
Biz çok akıllılar, "neymiş ne olmuş" diye sormadan edemeyiz ama bu insanları lanetlemeyi asla ihmal etmeyiz.
Bazı insanlar
dediğim dedik, ben haklıcıyımlardır. Gözüne beyazı soksanız, onlar için siyahsa, mümkün değil kabul ettiremezsiniz. Hatta bazılarını bilirim, aynı şeyi söyleseniz bile, "yokk öyle değil, böyle" diye sizin söylediğinizi yinelerler. Siz zıvanadan çıkıp gülümserken, onlar "ben haklıyım" saçma saplantısıyla ömür tüketirler.
Biz çok akıllılar, kendi aramızda konuşurken, "oğfff bununla tartışılmaz" der geçeriz, fazlaca dertlenmeyiz, mümkün olduğunca alttan alarak muhabbeti kısa tutarız.
Bazı insanlar
bencildir.
Bazı insanlar
objektif bakış açısını yakalayamamış, suçlayıcıdırlar.
Bazı insanlar
zayıftır, gücü o anda en yakınında kim en güçlüyse, onun sözünü tekrarlamak sanırlar.
Bazı insanlar
hep umutsuzdur, olumsuzdur, bazıları hep olumlu, hep umutlu.
Bazı insanlar
esirdirler. Ya bir insana, ya bir maddeye esir. İnsanı kendi olmaktan çıkaran esaretlerin elinde sadece bir kurbandırlar oysa.
Bazı insanlar
yaşama sadece tek pencereden bakarlar. Geniş fotoğrafı görmek istemezler.
Bazı insanlar
neşelidirler. Hayatın esprilerini yakalama ustasıdırlar. En olumsuz anları, olumlu bir kaç sözcükle özetleyiverirler, şaşırtırlar.
Bazı insanlar
geyiktir. Hayat ciddiye alınacak yanı olmayan bir süreçtir. Herhangi bir oluşumla, durumla yerli yersiz dalga geçerek insanları güldürmektir onların amacı. Öyle ki, sabah üzüldükleri bir konudan, bu bir cenaze bile olabilir, akşamüstü saçmasapanlığa varacak geyikler üretmektir onların misyonu.
Bazı insanlar
satıcıdır. Ne dostluğun, ne paylaşılanların önemi yoktur onlar için. Sattıkları insana geri dönmek istediklerinde, bir daha hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünmezler. Giderek yalnızlaşırlar.
Bazı insanlar
fazla güçlüdürler. Gücü ellerinde tutmak için yapamayacakları, ezemeyecekleri hiç bir engelleri yoktur. Mutlaka bir çözüm üretirler. Yıkmak, kırmak, yoketmek pahasına.
bazı insanlar
bazı insanlar
bazı insanlar
öyledir, şöyledir, böyledir.
Dünya nüfusu bazı insanlardan oluşur.
Biz aslında yanlışta doğru arıyoruz.
Kaça ayrılır insanlar sonucunu bulmak istiyoruz ya, dünya nüfusu bölü bir insanız aslında.
Aynı pencereden baksak bile, kendi aramızda bölünüp, çoğalıyoruz.
Keşke
hem güçlü, hem güçsüz
hem iyimser, hem kötümser
hem objektif, hem subjektif
hem esir, hem esir alan
hem bencil, hem fedakar
hem neşeli, hem hüzünlü
hem geyik, hem ciddi
hem haklı, hem haksız
hem iyi, hem kötü
olmayı becerebilseydik.
Ve biz çok akıllılar, kendimizi hep en doğru sanarken, karşımızdakini tenkit etmek yerine, kendi aklımızı sorgulamaktan kaçınmasaydık.
Kimbilir
belki o zaman hepimiz kendi deneyimlerimizle kendi çapımızda "bilge insan" olabilirdik, iyiliğimiz, kötülüğümüz, saflığımız ve uyanıklığımızla.
Farklı farklı bilgeler.
Ve kavga etmezdik.
Kavgamız, hayat nasıl daha anlamlı yaşanır hep birlikte olurdu.
Sevmediklerimizi yolun dışına itmeyi değil, kazanmayı amaçlardık.
Sahi?
Kaç yıldır "bilge insan" çıkaramıyoruz kırk kişi içinden?
diye başlayarak, içinde senin, benim, en yakın dostunun, düşmanının, sevdiğin sevmediğin her kim varsa pek çoğunun
yani biz insanlar arasında gezintimden notlar...
Bazı insanlar
iyidir, gerçekten iyidir, saftır, temizdir, kandırılmaya uygundur, hatta öylesi saftır, iyiniyetlidir ki, seni kırmamak için, üstündeki siyah bluz için "aa pembe sana ne çok yakışmış" desen, gülümseyerek teşekkür eder. Ağzını açıp, "ama bu siyah" diye itiraz etmez.
O, safça iyiniyetlinin önde giden Pollyanna'sıdır.
Biz çok akıllılar, onun aramızda anarken, "salak" sözcüğünü kullanmayı ayıp sayarız, da içimizden geçiririz içimizi çekerken.
Bazı insanlar
kötüdür, kimbilir belki hayat şartları falan filan ciddi ciddi kötü insanlar yaratırlar kendilerinden. Fesatlaşırlar. İyilerin safça mutluluklarına katlanamazlar, daha da kötüleşirler. Mutlu olmak yoktur onlar için. Zaten insanoğlu mutlululuğu haketmiyordur.
Biz çok akıllılar, bu insanları yaşamımızdan uzak tutmaya çalışır, daha da kötü olmaya iteleriz onları.
Bazı insanlar
dedikoducudur. Başkalarının yaşamlarından sansasyonlar yaratmak için kurgulamışlardır kendilerini. İnsanları birbirine düşürmek, arkalarından ellerini oğuşturmaktır onların işi. Ve siz, akla karayı açıklamaya çalışırken, bu dedikoducular çoktan yeni kurbanlarını bulmak için yola çıkmışlardır bile.
Biz çok akıllılar, "neymiş ne olmuş" diye sormadan edemeyiz ama bu insanları lanetlemeyi asla ihmal etmeyiz.
Bazı insanlar
dediğim dedik, ben haklıcıyımlardır. Gözüne beyazı soksanız, onlar için siyahsa, mümkün değil kabul ettiremezsiniz. Hatta bazılarını bilirim, aynı şeyi söyleseniz bile, "yokk öyle değil, böyle" diye sizin söylediğinizi yinelerler. Siz zıvanadan çıkıp gülümserken, onlar "ben haklıyım" saçma saplantısıyla ömür tüketirler.
Biz çok akıllılar, kendi aramızda konuşurken, "oğfff bununla tartışılmaz" der geçeriz, fazlaca dertlenmeyiz, mümkün olduğunca alttan alarak muhabbeti kısa tutarız.
Bazı insanlar
bencildir.
Bazı insanlar
objektif bakış açısını yakalayamamış, suçlayıcıdırlar.
Bazı insanlar
zayıftır, gücü o anda en yakınında kim en güçlüyse, onun sözünü tekrarlamak sanırlar.
Bazı insanlar
hep umutsuzdur, olumsuzdur, bazıları hep olumlu, hep umutlu.
Bazı insanlar
esirdirler. Ya bir insana, ya bir maddeye esir. İnsanı kendi olmaktan çıkaran esaretlerin elinde sadece bir kurbandırlar oysa.
Bazı insanlar
yaşama sadece tek pencereden bakarlar. Geniş fotoğrafı görmek istemezler.
Bazı insanlar
neşelidirler. Hayatın esprilerini yakalama ustasıdırlar. En olumsuz anları, olumlu bir kaç sözcükle özetleyiverirler, şaşırtırlar.
Bazı insanlar
geyiktir. Hayat ciddiye alınacak yanı olmayan bir süreçtir. Herhangi bir oluşumla, durumla yerli yersiz dalga geçerek insanları güldürmektir onların amacı. Öyle ki, sabah üzüldükleri bir konudan, bu bir cenaze bile olabilir, akşamüstü saçmasapanlığa varacak geyikler üretmektir onların misyonu.
Bazı insanlar
satıcıdır. Ne dostluğun, ne paylaşılanların önemi yoktur onlar için. Sattıkları insana geri dönmek istediklerinde, bir daha hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünmezler. Giderek yalnızlaşırlar.
Bazı insanlar
fazla güçlüdürler. Gücü ellerinde tutmak için yapamayacakları, ezemeyecekleri hiç bir engelleri yoktur. Mutlaka bir çözüm üretirler. Yıkmak, kırmak, yoketmek pahasına.
bazı insanlar
bazı insanlar
bazı insanlar
öyledir, şöyledir, böyledir.
Dünya nüfusu bazı insanlardan oluşur.
Biz aslında yanlışta doğru arıyoruz.
Kaça ayrılır insanlar sonucunu bulmak istiyoruz ya, dünya nüfusu bölü bir insanız aslında.
Aynı pencereden baksak bile, kendi aramızda bölünüp, çoğalıyoruz.
Keşke
hem güçlü, hem güçsüz
hem iyimser, hem kötümser
hem objektif, hem subjektif
hem esir, hem esir alan
hem bencil, hem fedakar
hem neşeli, hem hüzünlü
hem geyik, hem ciddi
hem haklı, hem haksız
hem iyi, hem kötü
olmayı becerebilseydik.
Ve biz çok akıllılar, kendimizi hep en doğru sanarken, karşımızdakini tenkit etmek yerine, kendi aklımızı sorgulamaktan kaçınmasaydık.
Kimbilir
belki o zaman hepimiz kendi deneyimlerimizle kendi çapımızda "bilge insan" olabilirdik, iyiliğimiz, kötülüğümüz, saflığımız ve uyanıklığımızla.
Farklı farklı bilgeler.
Ve kavga etmezdik.
Kavgamız, hayat nasıl daha anlamlı yaşanır hep birlikte olurdu.
Sevmediklerimizi yolun dışına itmeyi değil, kazanmayı amaçlardık.
Sahi?
Kaç yıldır "bilge insan" çıkaramıyoruz kırk kişi içinden?
9 Ekim 2011 Pazar
Benim yağmurlarım
Yağmurla uyandık ya bu sabah
gökyüzü simsiyah olunca, mecburen ilk yaptığımız eylem, elektrik düğmelerine basmak oldu, evimizin içini sahte bir gün ışığıyla aydınlatmak için.
Hele benim gibi, gece aydınlanmak için bile, sadece mum kullanan insanlar için felaket bir durum, gündüz evi ampul ışığıyla aydınlatmak.
İtiraf ediyorum
Bu sabah yağmur var İstanbul'da şarkısı, melodisinin güzelliği ötesinde pek bir anlam taşımıyor benim için.
Belki de, hiç bir yağmurlu günü sevgilime sarılarak, şömine karşısında elimde aperatifim, önümde mısır ya da cipslerimle geçirebilme şansını bulamadığımdandır.
Öyle fonda hafif bir müzik, elde kadehler (duruma göre kahve çay olabilir elbet), battaniye altında mırıl mırıl sohbetlerin kahramanı olamadım ki hiç, kalkıp bu durumların fantazisini yapayım.
Hayal gücüm, bu yağmurda kapalı anlayacağınız.
Hatta
öyle anılarım var ki, bırakın camdan dışarı bakıp hayallere dalmayı, aklıma ilk gelenler bunlar olduğundan sevmem yağmuru filan.
Aklıma, camdan içeri istemsiz girip, evin döşemesini küçük bir tepeye döndürmesi gelir;
Kabaran parkelerim, gökyüzünün yağmuru döküşünden daha hızlı akan gözyaşlarım ve gökgürültüsünü bastıran höngürdemelerim. Ha pimapen tamiri ödediğim faturayı yazmıyorum.
Bir keresinde semt pazarında yakalandım çılgın yağmura.
Olacak ya işte, brandaları tutan iplerin boşanıp, üstünde biriken suların gazabına uğrayan en az 20 kişiden birisi ben olunca buyur romantikleş.
Yanımdan geçen, otomobil uçar gider'in başrol oyuncusu olma potansiyeli olduğuna inandığım genç adamın, kenarda biriken yağmur sularını, daha 3 gün önce, nerdeyse servet ödeyerek aldığım blucinimi çamura bulaması?
Ha durmasına durdu, pişkin pişkin "gideceğiniz yere bırakayım" teklifinde bulundu. Bazılarınız "ay ne romantik bir tanışma" diye bile geçirebilirsiniz içinizden. Neyse ben ne tepki gösterdiğimi yazıp, öfkenize hedef olmayayım hiç.
Vapurda yakalanmışlığım da vardır, bildiğiniz korku filmi.
Ne martı uçar tepenizden, ne de güvertede sarılmış oturan aşıklara rastlayabilirsiniz. Korkudan büyümüş gözlerle, bildiği tüm duaları okuyan yolcular, rengi simsiyah denize bakmamaya özen gösterirler sadece.
Ve 2 sene önce...
Hani haberlerde, yağan şiddetli yağmurla evlerini, arabalarını, daha ötesi canlarını kaybeden vatandaşlarımız var ya, onlar gelir aklıma!
İkitelli'de oturan felaketzede arkadaşıma ulaştığımda, onun sesinden önce duyduğum, kurtarma helikopterlerinin korkunç uğultusu gelir.
Yıl olmuş 2011, hala evinin damını onaramadığı için naylonla kapatmaya çalışan yoksullar gelir.
Şehrin bir ucundan bir ucuna, 3-5 lira para kazanmak için, ayakkabılarını çamurlara batıra çıkara tabanlarını deldirmek uğruna koşturmak zorunda olan anne babalar gelir.
Güzeldir yağmurun kokusu, bereketi
Yeşilin yağmurla beslenmesi güzeldir
Güzeldir tarladaki ekinlerin yağmurla büyüyüp, boy vermesi.
Bunları severim.
Hatta yaz yağmurlarının, ardından çıkan gökkuşağının renkleri altından geçebilme ümidimi de severim.
Ama
Ne kadar romantik olursam olayım, yağmur hayatım boyunca ekstradan bir romantiklik katamadı bana.
Hele öyle camdan bakıp, "şehir pislikten arınıyor" efsanelerine hiç mi hiç inanmadım. Çünkü hiç olmadı öyle bir şey.
Kısaca
Yağmur romantizmi hep işsiz zengin fantazisi olarak yer almıştır, kafamda. Alınmayın darılmayın.
Ha, aşkın ilk günlerini yaşayan taze aşıkların, dam altına sığınıp, birbirlerine yaklaşıp, "minuminu" garip mırıldanmalarla, birbirlerinin burnuna dokunma eylemleri olabilir elbet
ama 3.seferden sonra bu eylem bile anlamsızlaşır, uyarayım bak valla.
Yağmur sadece zenginler için romantizmdir.
Geri kalan kocaman bir halk kitlesi içinse sadece felaketin habercisidir.
Bence böyle.
Not: Yazmam gerekir, yağmurlu bir günde, battaniye altında, film izleme eylemi yapmadım ama karlı bir havada bu fantaziyi yaşamış biriyim. ;)
Dışarda, buz tutan yollarda vıjj vıjj kayan arabaların oraya buraya çarpmama telaşını izlememek için, perdeleri sımsıkı kapatarak.
Galiba "aşkın" ilk günleriydi...
gökyüzü simsiyah olunca, mecburen ilk yaptığımız eylem, elektrik düğmelerine basmak oldu, evimizin içini sahte bir gün ışığıyla aydınlatmak için.
Hele benim gibi, gece aydınlanmak için bile, sadece mum kullanan insanlar için felaket bir durum, gündüz evi ampul ışığıyla aydınlatmak.
İtiraf ediyorum
Bu sabah yağmur var İstanbul'da şarkısı, melodisinin güzelliği ötesinde pek bir anlam taşımıyor benim için.
Belki de, hiç bir yağmurlu günü sevgilime sarılarak, şömine karşısında elimde aperatifim, önümde mısır ya da cipslerimle geçirebilme şansını bulamadığımdandır.
Öyle fonda hafif bir müzik, elde kadehler (duruma göre kahve çay olabilir elbet), battaniye altında mırıl mırıl sohbetlerin kahramanı olamadım ki hiç, kalkıp bu durumların fantazisini yapayım.
Hayal gücüm, bu yağmurda kapalı anlayacağınız.
Hatta
öyle anılarım var ki, bırakın camdan dışarı bakıp hayallere dalmayı, aklıma ilk gelenler bunlar olduğundan sevmem yağmuru filan.
Aklıma, camdan içeri istemsiz girip, evin döşemesini küçük bir tepeye döndürmesi gelir;
Kabaran parkelerim, gökyüzünün yağmuru döküşünden daha hızlı akan gözyaşlarım ve gökgürültüsünü bastıran höngürdemelerim. Ha pimapen tamiri ödediğim faturayı yazmıyorum.
Bir keresinde semt pazarında yakalandım çılgın yağmura.
Olacak ya işte, brandaları tutan iplerin boşanıp, üstünde biriken suların gazabına uğrayan en az 20 kişiden birisi ben olunca buyur romantikleş.
Yanımdan geçen, otomobil uçar gider'in başrol oyuncusu olma potansiyeli olduğuna inandığım genç adamın, kenarda biriken yağmur sularını, daha 3 gün önce, nerdeyse servet ödeyerek aldığım blucinimi çamura bulaması?
Ha durmasına durdu, pişkin pişkin "gideceğiniz yere bırakayım" teklifinde bulundu. Bazılarınız "ay ne romantik bir tanışma" diye bile geçirebilirsiniz içinizden. Neyse ben ne tepki gösterdiğimi yazıp, öfkenize hedef olmayayım hiç.
Vapurda yakalanmışlığım da vardır, bildiğiniz korku filmi.
Ne martı uçar tepenizden, ne de güvertede sarılmış oturan aşıklara rastlayabilirsiniz. Korkudan büyümüş gözlerle, bildiği tüm duaları okuyan yolcular, rengi simsiyah denize bakmamaya özen gösterirler sadece.
Ve 2 sene önce...
Hani haberlerde, yağan şiddetli yağmurla evlerini, arabalarını, daha ötesi canlarını kaybeden vatandaşlarımız var ya, onlar gelir aklıma!
İkitelli'de oturan felaketzede arkadaşıma ulaştığımda, onun sesinden önce duyduğum, kurtarma helikopterlerinin korkunç uğultusu gelir.
Yıl olmuş 2011, hala evinin damını onaramadığı için naylonla kapatmaya çalışan yoksullar gelir.
Şehrin bir ucundan bir ucuna, 3-5 lira para kazanmak için, ayakkabılarını çamurlara batıra çıkara tabanlarını deldirmek uğruna koşturmak zorunda olan anne babalar gelir.
Güzeldir yağmurun kokusu, bereketi
Yeşilin yağmurla beslenmesi güzeldir
Güzeldir tarladaki ekinlerin yağmurla büyüyüp, boy vermesi.
Bunları severim.
Hatta yaz yağmurlarının, ardından çıkan gökkuşağının renkleri altından geçebilme ümidimi de severim.
Ama
Ne kadar romantik olursam olayım, yağmur hayatım boyunca ekstradan bir romantiklik katamadı bana.
Hele öyle camdan bakıp, "şehir pislikten arınıyor" efsanelerine hiç mi hiç inanmadım. Çünkü hiç olmadı öyle bir şey.
Kısaca
Yağmur romantizmi hep işsiz zengin fantazisi olarak yer almıştır, kafamda. Alınmayın darılmayın.
Ha, aşkın ilk günlerini yaşayan taze aşıkların, dam altına sığınıp, birbirlerine yaklaşıp, "minuminu" garip mırıldanmalarla, birbirlerinin burnuna dokunma eylemleri olabilir elbet
ama 3.seferden sonra bu eylem bile anlamsızlaşır, uyarayım bak valla.
Yağmur sadece zenginler için romantizmdir.
Geri kalan kocaman bir halk kitlesi içinse sadece felaketin habercisidir.
Bence böyle.
Not: Yazmam gerekir, yağmurlu bir günde, battaniye altında, film izleme eylemi yapmadım ama karlı bir havada bu fantaziyi yaşamış biriyim. ;)
Dışarda, buz tutan yollarda vıjj vıjj kayan arabaların oraya buraya çarpmama telaşını izlememek için, perdeleri sımsıkı kapatarak.
Galiba "aşkın" ilk günleriydi...
6 Ekim 2011 Perşembe
Bizi terketme Eros
Bu satırları yazmaya başlamadan önce
tam tamına 27 saat, sadece şarap, çay, neskafe ve sigarayla beslendiğimi,
tam tamına 7 saat kafamı hiç kaldırmadan, sınav için ders çalıştığımı belirteyim.
Yani
Steve Jobs'un ölümünü ilk saatlerinden itibaren duyduğum halde, artık geyiğinin dönmeye başladığı şu saate kadar onu pek düşünemedim.
Zaten benim bir Apple'm da yok.
Yine de Jobs'u muhteşem konuşmasıyla anıp, saygımı gösteririm o ayrı.
Yok kapitalist düzenin zenginiymiş, ürünleri bedava mı dağıtmış falanlarına hiç girmem.
Babasının hayrına çeşme yaptıran kaç kişi kaldı ki?
Edison'a ampulün icadı için teşekkürler ama her ay elimize tutuşturulan faturaya bakınca, adamın ruhuna Fatiha okuyan kaç kişi var Allaşkına?
Neyse, siz Apple'cılar, elinizde hala taksitlerini ödediğiniz alet edevatınız varsa, ekstre gelince, Jobs'un ruhuna iki dua yollayın. Masrafları çıkınca, medeniyetin ortasına salan adamlar bunlar bizi sonuçta.
Zaten konum SJ ya da mucitler değil.
En azından son bir kaç haftadır deli başımın içinde, yine kuyrukları birbirine değmeden dolanan tilkilerin kafasında dolanan sivrisinekler farklı şeyler vızıldıyorlar.
Ölüm Allah'ın emri (sen de hoşçakal Jacobs ve kusura bakma seni düzgün anamadık
diyerek
Eros'un oklarına zaplıyorum.
Eros'la tanışmadan çok önceleri, onu sadece erkeklere özel iç giyim markası sanırdım.
Bir zamanlar genç kızların rüyası Zetina dikiş makinalarının pabucunu dama atıp, farklı rüyalar görmelerine neden olan, kutular içinde satılan, siyah beyaz renklerde bildiğiniz donlar, atletler işte.
Bu seksi (!) çamaşırlarla, kaç erkek kaç kadının gönlünün, gözünün kapısını araladı hiç bilemiyorum.
Ben oldum olası, erkekte bisiklet yaka Amerikan çamaşırlarını ve o daracık sliplerden çok daha seksi bir imajı olan paçalı boxer'ları tercih ederim.
(Yazar burada fenomenleşmeye adım filan atmamış, düpedüz gerçeği yazmıştır.)
Ve tanıştık Eros'la
Bu tanrı direk kalbi nişan alıyormuş ya, ve acıtmayan ok kullandığına bizzat tanığım.
Sadece oklar çıkarken çok sancılı oluyor, o dönemde mutlaka yardım alın derim.
Yardım dedim de
bu Eros bencil bir tanrı sanırım, yardımcısız çalışıyor. Yani oku atıyor, kaçıyor.
Sonrasında sen, kalbine okun diğer ikizi saplanmış sevdiceğin, ve oklarınız başbaşasınız.
Ya ömür boyu özenle kollayıp koruyacaksınız
ya da milim, santim yavaş yavaş ama çok sancılı çıkartacaksınız.
Eros'un yardımcısı, aşkımızı korumakla yükümlü kendimiz oluyoruz bu durumda.
Yıllardır, kadınlar ne ister, erkekler ne bekler konularını yazarız, okuruz, kafa patlatırız yani ciddi ciddi.
Pırlantalar, arabalar, yatlar, katlar, vsvsvsler hepsini isteriz bu konu şöyle dursun
kalbinde okla gezenler, samanlığı seyran ilan edenler, iki çıplağı bir hamama yerleştirip, hamamı en romantik ortam kabul edebilenler dünyasında istenen en belirgin durum şudur, iki taraf içinde;
Bir koltukta sarmaş dolaş sarılıp tv, ya da türevlerini birlikte izlemek!
Evet, evet, bir milyon aşığa sorsam, 999.999'ununilk aklına gelen bu şehir efsanesi.
Basit değil mi?
Otur bir koltuğa, aç karşına oynayan bir şeyler, sarıl, izle!
Bu kadarcık işte.
Artık yan ikram patlamış mısır mı olur, bol ketçaplı spagetti, şarap mı olur, ışık yerine mum mu kullanılır, bu hiç farketmez.
Önemli olan sarılarak, birbirinin kokusunu içine çekerek yapılan oturmak eylemi.
Peki sormaz mıyım ben şimdi bu aşıklara
Birbirinize sürprizler yapar mısınız? Öyle kapının önüne elinde tuttuğun bir demet papatyanın arkasına saklanıp, "kim gelmişşş şaklabanlıkları değil, sürpriz?
Kaç kez, aklınızdan başka şeyler geçirmeden can kulağıyla dinlediniz, o anda anlattığı saçmasapan şeyleri? Dinliyormuş gibi görünmeden yani?
Bunaldığını kaç kez, o söylemeden farkettiniz de, "hadiii seni uçuruyorummm" diye, tuttuğunuz gibi bir çılgınlığın içine attınız kendinizi?
"Ama sevgilimmm" le başlayan kaç cümleyi, "amaaa sevgilim ben deee..." diyerek kendi şikayetlerinizi dillendirmeden dinlediniz?
Ohoo say say bitmez bu rutin kaç kezler?;)
Zaten bunlar çoktan Güzin Abla klasikleri oldu. Bir çoğumuz aşk'ı yaşarken, çokca sahiplenme duygusundayız artık. "O benim" bencilliğindeyiz, farkında bile olmadan.
Çoğumuz parfümümüzü sadece boynumuza sıkıveriyoruz unutmazsak, oysa diz kapaklarımızın arkasına bile sıkardık değil mi?
O seksi Eros çamaşırları, (tekrar ediyorum benim için asla değiller), dantel gecelikleri dolabın bi taraflarına tıkıştırdığımız, "amaan bu saatten sonra, yok artık" diye yüzlerine bakmayıp, tatlı bir hatıra olarak sakladığımız yalan mı?
Ha bu arada
O koltuğa birlikte sarılarak oturmak efsanesinin katili aramızda!
Çok yakında bu da tarihe karışan bir klasik olarak sadece dillerde kalacak, demedi demeyin.
Valla bak.
Bu kadar dizi, haftanın 5 gecesi maçlar, digi, smart, tivibu mivimu derken pıtarak gibi artan her türden filmlerin, acımasızca aşkların katili olarak yayına sürüldüğü kanallar derken...
Evlere çoktan 2., hatta o da yetmez, dizi saati mutfaktayım diyen hatunlar için 3. tv'ler alınırken o koltuk efsanesi can çekişmekte!
Nerden mi biliyorum?
Ah şu Kuzey Güney!
"Ben bu akşam Kuzey Güney izlicem."
"Ben izlemezsem surat asmak yok"
"Sen ne izliceksin ki?"
"Bilmem!"
Bu diyalog işte.
Eee nerde kaldı efsane?
Biz biz olalım, madem bu tempo içinde, birbirimizin isteklerine pek fazla vakit ayıramıyoruz, sürprizleri erteliyoruz, bu koltuk işini yabana atmayalım.
Uyuklasak, amaann bile desek,
Eros'un oku kalplerimizde saplıyken, iki saatin o doyumsuz sarılma kutsallığını, sevdiğimize çok görmeyelim.
Unutmayalım, bu bişiler oynatan meret, yarın öbürgün bizim sevdiğimiz bir programı da yayınlayacak.
Sevgi emek isterdi değil di?
Fedakarlık isterdi?
not: Gerçekten ok çıkarken çok sancıtıyor kalbi.
bi not daha: Bu yazı asla ve asla bişiler öğretmek için ukalaca yazılmamıştır, anımsatmak baabından vurulmuştur klavyeye.
son bi not: Yazarın romantikliği...
tam tamına 27 saat, sadece şarap, çay, neskafe ve sigarayla beslendiğimi,
tam tamına 7 saat kafamı hiç kaldırmadan, sınav için ders çalıştığımı belirteyim.
Yani
Steve Jobs'un ölümünü ilk saatlerinden itibaren duyduğum halde, artık geyiğinin dönmeye başladığı şu saate kadar onu pek düşünemedim.
Zaten benim bir Apple'm da yok.
Yine de Jobs'u muhteşem konuşmasıyla anıp, saygımı gösteririm o ayrı.
Yok kapitalist düzenin zenginiymiş, ürünleri bedava mı dağıtmış falanlarına hiç girmem.
Babasının hayrına çeşme yaptıran kaç kişi kaldı ki?
Edison'a ampulün icadı için teşekkürler ama her ay elimize tutuşturulan faturaya bakınca, adamın ruhuna Fatiha okuyan kaç kişi var Allaşkına?
Neyse, siz Apple'cılar, elinizde hala taksitlerini ödediğiniz alet edevatınız varsa, ekstre gelince, Jobs'un ruhuna iki dua yollayın. Masrafları çıkınca, medeniyetin ortasına salan adamlar bunlar bizi sonuçta.
Zaten konum SJ ya da mucitler değil.
En azından son bir kaç haftadır deli başımın içinde, yine kuyrukları birbirine değmeden dolanan tilkilerin kafasında dolanan sivrisinekler farklı şeyler vızıldıyorlar.
Ölüm Allah'ın emri (sen de hoşçakal Jacobs ve kusura bakma seni düzgün anamadık
diyerek
Eros'un oklarına zaplıyorum.
Eros'la tanışmadan çok önceleri, onu sadece erkeklere özel iç giyim markası sanırdım.
Bir zamanlar genç kızların rüyası Zetina dikiş makinalarının pabucunu dama atıp, farklı rüyalar görmelerine neden olan, kutular içinde satılan, siyah beyaz renklerde bildiğiniz donlar, atletler işte.
Bu seksi (!) çamaşırlarla, kaç erkek kaç kadının gönlünün, gözünün kapısını araladı hiç bilemiyorum.
Ben oldum olası, erkekte bisiklet yaka Amerikan çamaşırlarını ve o daracık sliplerden çok daha seksi bir imajı olan paçalı boxer'ları tercih ederim.
(Yazar burada fenomenleşmeye adım filan atmamış, düpedüz gerçeği yazmıştır.)
Ve tanıştık Eros'la
Bu tanrı direk kalbi nişan alıyormuş ya, ve acıtmayan ok kullandığına bizzat tanığım.
Sadece oklar çıkarken çok sancılı oluyor, o dönemde mutlaka yardım alın derim.
Yardım dedim de
bu Eros bencil bir tanrı sanırım, yardımcısız çalışıyor. Yani oku atıyor, kaçıyor.
Sonrasında sen, kalbine okun diğer ikizi saplanmış sevdiceğin, ve oklarınız başbaşasınız.
Ya ömür boyu özenle kollayıp koruyacaksınız
ya da milim, santim yavaş yavaş ama çok sancılı çıkartacaksınız.
Eros'un yardımcısı, aşkımızı korumakla yükümlü kendimiz oluyoruz bu durumda.
Yıllardır, kadınlar ne ister, erkekler ne bekler konularını yazarız, okuruz, kafa patlatırız yani ciddi ciddi.
Pırlantalar, arabalar, yatlar, katlar, vsvsvsler hepsini isteriz bu konu şöyle dursun
kalbinde okla gezenler, samanlığı seyran ilan edenler, iki çıplağı bir hamama yerleştirip, hamamı en romantik ortam kabul edebilenler dünyasında istenen en belirgin durum şudur, iki taraf içinde;
Bir koltukta sarmaş dolaş sarılıp tv, ya da türevlerini birlikte izlemek!
Evet, evet, bir milyon aşığa sorsam, 999.999'ununilk aklına gelen bu şehir efsanesi.
Basit değil mi?
Otur bir koltuğa, aç karşına oynayan bir şeyler, sarıl, izle!
Bu kadarcık işte.
Artık yan ikram patlamış mısır mı olur, bol ketçaplı spagetti, şarap mı olur, ışık yerine mum mu kullanılır, bu hiç farketmez.
Önemli olan sarılarak, birbirinin kokusunu içine çekerek yapılan oturmak eylemi.
Peki sormaz mıyım ben şimdi bu aşıklara
Birbirinize sürprizler yapar mısınız? Öyle kapının önüne elinde tuttuğun bir demet papatyanın arkasına saklanıp, "kim gelmişşş şaklabanlıkları değil, sürpriz?
Kaç kez, aklınızdan başka şeyler geçirmeden can kulağıyla dinlediniz, o anda anlattığı saçmasapan şeyleri? Dinliyormuş gibi görünmeden yani?
Bunaldığını kaç kez, o söylemeden farkettiniz de, "hadiii seni uçuruyorummm" diye, tuttuğunuz gibi bir çılgınlığın içine attınız kendinizi?
"Ama sevgilimmm" le başlayan kaç cümleyi, "amaaa sevgilim ben deee..." diyerek kendi şikayetlerinizi dillendirmeden dinlediniz?
Ohoo say say bitmez bu rutin kaç kezler?;)
Zaten bunlar çoktan Güzin Abla klasikleri oldu. Bir çoğumuz aşk'ı yaşarken, çokca sahiplenme duygusundayız artık. "O benim" bencilliğindeyiz, farkında bile olmadan.
Çoğumuz parfümümüzü sadece boynumuza sıkıveriyoruz unutmazsak, oysa diz kapaklarımızın arkasına bile sıkardık değil mi?
O seksi Eros çamaşırları, (tekrar ediyorum benim için asla değiller), dantel gecelikleri dolabın bi taraflarına tıkıştırdığımız, "amaan bu saatten sonra, yok artık" diye yüzlerine bakmayıp, tatlı bir hatıra olarak sakladığımız yalan mı?
Ha bu arada
O koltuğa birlikte sarılarak oturmak efsanesinin katili aramızda!
Çok yakında bu da tarihe karışan bir klasik olarak sadece dillerde kalacak, demedi demeyin.
Valla bak.
Bu kadar dizi, haftanın 5 gecesi maçlar, digi, smart, tivibu mivimu derken pıtarak gibi artan her türden filmlerin, acımasızca aşkların katili olarak yayına sürüldüğü kanallar derken...
Evlere çoktan 2., hatta o da yetmez, dizi saati mutfaktayım diyen hatunlar için 3. tv'ler alınırken o koltuk efsanesi can çekişmekte!
Nerden mi biliyorum?
Ah şu Kuzey Güney!
"Ben bu akşam Kuzey Güney izlicem."
"Ben izlemezsem surat asmak yok"
"Sen ne izliceksin ki?"
"Bilmem!"
Bu diyalog işte.
Eee nerde kaldı efsane?
Biz biz olalım, madem bu tempo içinde, birbirimizin isteklerine pek fazla vakit ayıramıyoruz, sürprizleri erteliyoruz, bu koltuk işini yabana atmayalım.
Uyuklasak, amaann bile desek,
Eros'un oku kalplerimizde saplıyken, iki saatin o doyumsuz sarılma kutsallığını, sevdiğimize çok görmeyelim.
Unutmayalım, bu bişiler oynatan meret, yarın öbürgün bizim sevdiğimiz bir programı da yayınlayacak.
Sevgi emek isterdi değil di?
Fedakarlık isterdi?
not: Gerçekten ok çıkarken çok sancıtıyor kalbi.
bi not daha: Bu yazı asla ve asla bişiler öğretmek için ukalaca yazılmamıştır, anımsatmak baabından vurulmuştur klavyeye.
son bi not: Yazarın romantikliği...
17 Eylül 2011 Cumartesi
Sil baştan
Hayatımı "sil baştan" resetleyip, yeni ev, yeni iş, kendime yeni bir ben lazım dediğim günün üzerinden yaklaşık 7 ay süre geçti.
Önce ev yenilendi, a'dan z'ye.
Ev ve eşyalar konusunda inanılmaz bir naymun hevesliliğim olduğundan mıdır nedir,
ya da içime kaçan bir göçebenin ruhumu esir almasından mıdır,
bir kaç gündür yeni ev ilanları ve dekorasyon dergilerinin sayfalarına gömülmüş buluyorum kendimi.
Biraz da hırs mı yaptım ne? O ayılıp bayıldığım, zincirlerin içinden sarkan, aralarında kırmızı mumluklar taşıyan avizemsi nesneye sahip olma dürtüsüyle, ee alsam bunu nereye takacağım ki sorusu arasında gidip gelirken hırslanmış olabilirim
filan diye düşünürken
yok aslında D) hiçbiri şıkkında kalakaldım dün akşamüstü 17:30 civarında başlayan işten eve dönüş yolculuğum saat 20:08 itibarıyle sona erdiğinde!
Yeni işime başvuru aşamasından, kabulüme kadar geçen süreci Twitter'da paylaşmıştım. Hatta ne giyeceğime kadar aramızda dönen geyiklerimizle, gayet moralli hazırlanmıştım, beni sorguya çekecek insan kaynaklarının sevimsiz elemanının karşısına çıkmaya.
Netekim zafer bizim olmuştu sonunda.
Hepimizi içten tebrik ediyorum!;)
Ev tamam,iş tamam, kılığı kıyafeti derken
cumburlop yuvarlandım yeni ortama
İstekli olduğunuz değişiklikleri yaptığınızda, ilk günler harikadır.
Eviniz en güzel evdir
komşunuz en tatlı insandır
kapıcınız en sadık, güleryüzlü yardımcınızdır
güvenlik görevlisi en içten size sırıtıyordur
ohh hele bir de ulaşım araçlarının ilk duraklardan binebilme lüksünüz varsa, en harika semt sizin taşındığınızdır.
Önce komşudan sıkıldım!
Off ne öyle dakika başı, "bak başın sıkışırsa saat önemsiz, biz buradayız" sempatikliği bahanesiyle zırt pırt kapı çalmalar
haa kapıyı çaldın ya içeri gir, ya işin bittiyse git
yok
ille omuzumun üstünden evin görebildiği kadarını bir tarayacak ki içi rahat etsin!
Hayır ablacım, aradığın kişi benim evde değil diyesim gelir susamam diye, aramızdaki bu saat başı kapı muhabbetini bitirmek için uygunsuz bir bahane bulup kadından kurtuldum!
Bir sabah, geceyi bende geçiren arkadaşımı uğurlarken, tam da o sırada çöp kontrolüne çıkmış kapıcımızla burun burun gelince pek sorun olmadı
ama
adamın her sabah benim kapıya çöp bırakma saatime denk getirip karşıma dikilmesi canımı sıkmaya başlayınca onunla ilişkilerimi gözden geçirmeye karar verdim.
Yoksa tüm gecelik, pijama koleksiyonumun sitenin diline düşmesine ramak kalmıştı.
Biraz yalnız yaşamanın paranoyaları, biraz meraklı insanlara olan nefretim nedeniyle tüm site yaşayan ve çalışanlarıyla mesafemi korumaya özen gösterirken
dört yanım inşaat işçileriyle sarılıverdi!
Havuzu gören inşaatın yavaş yükselmesiyle, cadde tarafına bakan inşaatın hızla dama ulaşması arasındaki problemi sizler çözedurun, ben bu sefer eve dolan tozlardan ilallah deme faslındayım. Tabi 3 aydır artık hit müzik listemin vinç, taş kırıcı, beton dökücü sesleri olması cabası.
Neyse ki işimi seviyorum (henüz 2 aylık çünkü) ve ilk duraklardan dolmuşa binebiliyorum!
Hıı ben öyle sanıyormuşum!
Yani oturarak gidebildiğim tek dolmuş Bağdat Caddesi'ne ulaşımımı sağlayan Bostancı'dan hareket eden 2.dolmuş. Yolun 1 saatlik kısmını ayakta, 7.5 dakikalık süresini geçirdiğim düşünülürse
ben bu bardağın hala dolu tarafına bakıyorsam? Saflık olmaz mı? :p
Bizim buralara fazla sefer olmadığı için, hergün 11 kişilik oturma 111 kişilik ayakta yolcu kapasiteli dolmuşlarla en az bir buçuk saat süren seyr-i seferimi gerçekleştirirken aklımdaki tek isim kim mi?
Feriha!
Vallahi billahi ben o kapıcı kızına kızmıyorum kendini zengin tanıttığı, zengin bir sevgili (isteyen manita okusun bu sevgili lafını) yapıp, arabadan geçtim helikopterle İstanbul semalarından hepimize tepeden nanik yaptığı için!
Bu dolmuş seferlerinden çok ilginç insan öyküleri çıkmıyor değil.
Hatta her şöförün kendine özgü öyle bir hal hareket şive yani tarzı var ki, onların dünyasına adım atabilmem için önümdeki 50 kişinin arkaya doğru sıkışması gerek.
Ümitliyim!
Bir gün elbet ön saflarda yer alabilirim.
Tabi, yeni işimde sürekli hizmet içi eğitim programı dahilinde, koçlarım tarafından kafama kakılan "azimli ol!" vurgusu beynimde dönüp durduğu sürece.
Eee ne kaldı yenilediğim?
İşim!
Ah en merak edilen konuya geldik işte.;)
Düzensiz çalışma saatlerim, gece ev dönüşlerinde "yorgun ama mutlu" attığım tweetlerim, çalışırken beni sanal dünyaya bağlayan tüm teknolojiden arınmış olmam falan filan derken, "senin işin ne?" diye merak edenlere yanıt verme sürem doldu sanırım.
Hayır, aslında bunun merak konusu olmasını hiç anlayamıyorum ki, ya da ben fazla meraksızım. Çünkü ne kimsenin yaşı, boyu posu, işi, geliri, gerçek kimliği (itiraf ediyorum bir kişi hariç) hiç ama hiç ilgi alanımda olmadı bugüne kadar.
Neyse
MEB kaşeli, üstünde asıl mesleğim yazan üniversite diplomamı duvardaki çerçevenin içinden çıkartıp, "yangında ilk kurtarılacaklar" kutusuna özenle yerleştirdim
ve
İnsanlara daha bir karizma getirdiğine mi inanıldığından mıdır nedir, değiştirildi ya şu mesleklerin isimleri
Gerçi kaçınız, bir mağazada yardım aldıktan sonra, eve dönüşünüzde "ayy satış danışmanı çok şeker bir insandı" diyorsunuz bilemem ama
ben ana dilimle yazayım
tezgahtarım!
Bazen tezgah arkasında, bazen depoda, bazen kasada, bazen güvenlik görevlisi, kısaca bir mağazada müşteriyi rahat ettirebilmek için sürekli güleryüzlü, enerji deposu, moral kaynağı milyonlarca "bayan mutluluk" lardan birisiyim yani.
Şimdilik...
Not: Aman nolur girdiğiniz her mağazada önünüze çıkan saçı örgülü tezgahtar... ay satış danışmanına "Belikce?" diye yaklaşmayın, ben sizi yazış şeklinizden tanırım zaten.:P
Önce ev yenilendi, a'dan z'ye.
Ev ve eşyalar konusunda inanılmaz bir naymun hevesliliğim olduğundan mıdır nedir,
ya da içime kaçan bir göçebenin ruhumu esir almasından mıdır,
bir kaç gündür yeni ev ilanları ve dekorasyon dergilerinin sayfalarına gömülmüş buluyorum kendimi.
Biraz da hırs mı yaptım ne? O ayılıp bayıldığım, zincirlerin içinden sarkan, aralarında kırmızı mumluklar taşıyan avizemsi nesneye sahip olma dürtüsüyle, ee alsam bunu nereye takacağım ki sorusu arasında gidip gelirken hırslanmış olabilirim
filan diye düşünürken
yok aslında D) hiçbiri şıkkında kalakaldım dün akşamüstü 17:30 civarında başlayan işten eve dönüş yolculuğum saat 20:08 itibarıyle sona erdiğinde!
Yeni işime başvuru aşamasından, kabulüme kadar geçen süreci Twitter'da paylaşmıştım. Hatta ne giyeceğime kadar aramızda dönen geyiklerimizle, gayet moralli hazırlanmıştım, beni sorguya çekecek insan kaynaklarının sevimsiz elemanının karşısına çıkmaya.
Netekim zafer bizim olmuştu sonunda.
Hepimizi içten tebrik ediyorum!;)
Ev tamam,iş tamam, kılığı kıyafeti derken
cumburlop yuvarlandım yeni ortama
İstekli olduğunuz değişiklikleri yaptığınızda, ilk günler harikadır.
Eviniz en güzel evdir
komşunuz en tatlı insandır
kapıcınız en sadık, güleryüzlü yardımcınızdır
güvenlik görevlisi en içten size sırıtıyordur
ohh hele bir de ulaşım araçlarının ilk duraklardan binebilme lüksünüz varsa, en harika semt sizin taşındığınızdır.
Önce komşudan sıkıldım!
Off ne öyle dakika başı, "bak başın sıkışırsa saat önemsiz, biz buradayız" sempatikliği bahanesiyle zırt pırt kapı çalmalar
haa kapıyı çaldın ya içeri gir, ya işin bittiyse git
yok
ille omuzumun üstünden evin görebildiği kadarını bir tarayacak ki içi rahat etsin!
Hayır ablacım, aradığın kişi benim evde değil diyesim gelir susamam diye, aramızdaki bu saat başı kapı muhabbetini bitirmek için uygunsuz bir bahane bulup kadından kurtuldum!
Bir sabah, geceyi bende geçiren arkadaşımı uğurlarken, tam da o sırada çöp kontrolüne çıkmış kapıcımızla burun burun gelince pek sorun olmadı
ama
adamın her sabah benim kapıya çöp bırakma saatime denk getirip karşıma dikilmesi canımı sıkmaya başlayınca onunla ilişkilerimi gözden geçirmeye karar verdim.
Yoksa tüm gecelik, pijama koleksiyonumun sitenin diline düşmesine ramak kalmıştı.
Biraz yalnız yaşamanın paranoyaları, biraz meraklı insanlara olan nefretim nedeniyle tüm site yaşayan ve çalışanlarıyla mesafemi korumaya özen gösterirken
dört yanım inşaat işçileriyle sarılıverdi!
Havuzu gören inşaatın yavaş yükselmesiyle, cadde tarafına bakan inşaatın hızla dama ulaşması arasındaki problemi sizler çözedurun, ben bu sefer eve dolan tozlardan ilallah deme faslındayım. Tabi 3 aydır artık hit müzik listemin vinç, taş kırıcı, beton dökücü sesleri olması cabası.
Neyse ki işimi seviyorum (henüz 2 aylık çünkü) ve ilk duraklardan dolmuşa binebiliyorum!
Hıı ben öyle sanıyormuşum!
Yani oturarak gidebildiğim tek dolmuş Bağdat Caddesi'ne ulaşımımı sağlayan Bostancı'dan hareket eden 2.dolmuş. Yolun 1 saatlik kısmını ayakta, 7.5 dakikalık süresini geçirdiğim düşünülürse
ben bu bardağın hala dolu tarafına bakıyorsam? Saflık olmaz mı? :p
Bizim buralara fazla sefer olmadığı için, hergün 11 kişilik oturma 111 kişilik ayakta yolcu kapasiteli dolmuşlarla en az bir buçuk saat süren seyr-i seferimi gerçekleştirirken aklımdaki tek isim kim mi?
Feriha!
Vallahi billahi ben o kapıcı kızına kızmıyorum kendini zengin tanıttığı, zengin bir sevgili (isteyen manita okusun bu sevgili lafını) yapıp, arabadan geçtim helikopterle İstanbul semalarından hepimize tepeden nanik yaptığı için!
Bu dolmuş seferlerinden çok ilginç insan öyküleri çıkmıyor değil.
Hatta her şöförün kendine özgü öyle bir hal hareket şive yani tarzı var ki, onların dünyasına adım atabilmem için önümdeki 50 kişinin arkaya doğru sıkışması gerek.
Ümitliyim!
Bir gün elbet ön saflarda yer alabilirim.
Tabi, yeni işimde sürekli hizmet içi eğitim programı dahilinde, koçlarım tarafından kafama kakılan "azimli ol!" vurgusu beynimde dönüp durduğu sürece.
Eee ne kaldı yenilediğim?
İşim!
Ah en merak edilen konuya geldik işte.;)
Düzensiz çalışma saatlerim, gece ev dönüşlerinde "yorgun ama mutlu" attığım tweetlerim, çalışırken beni sanal dünyaya bağlayan tüm teknolojiden arınmış olmam falan filan derken, "senin işin ne?" diye merak edenlere yanıt verme sürem doldu sanırım.
Hayır, aslında bunun merak konusu olmasını hiç anlayamıyorum ki, ya da ben fazla meraksızım. Çünkü ne kimsenin yaşı, boyu posu, işi, geliri, gerçek kimliği (itiraf ediyorum bir kişi hariç) hiç ama hiç ilgi alanımda olmadı bugüne kadar.
Neyse
MEB kaşeli, üstünde asıl mesleğim yazan üniversite diplomamı duvardaki çerçevenin içinden çıkartıp, "yangında ilk kurtarılacaklar" kutusuna özenle yerleştirdim
ve
İnsanlara daha bir karizma getirdiğine mi inanıldığından mıdır nedir, değiştirildi ya şu mesleklerin isimleri
Gerçi kaçınız, bir mağazada yardım aldıktan sonra, eve dönüşünüzde "ayy satış danışmanı çok şeker bir insandı" diyorsunuz bilemem ama
ben ana dilimle yazayım
tezgahtarım!
Bazen tezgah arkasında, bazen depoda, bazen kasada, bazen güvenlik görevlisi, kısaca bir mağazada müşteriyi rahat ettirebilmek için sürekli güleryüzlü, enerji deposu, moral kaynağı milyonlarca "bayan mutluluk" lardan birisiyim yani.
Şimdilik...
Not: Aman nolur girdiğiniz her mağazada önünüze çıkan saçı örgülü tezgahtar... ay satış danışmanına "Belikce?" diye yaklaşmayın, ben sizi yazış şeklinizden tanırım zaten.:P
10 Eylül 2011 Cumartesi
Nihayet, bizi yaz uyanıklığımızdan kurtaran diziler sezonunu açıldı!
Yaşasın, bütün yaz harıl harıl çalıştık, memlekette sorunlarını hallettik, eh az biraz dinlenmeyi hakettik.
Seçim yaptık.
Akp'yi rekor yüzdelerle iktidara getirdik. Getirdiler demiyorum, katkı payımızı asla inkar edemem bir CHP'li olarak!
Elimizde pankartlar protesto yürüyüşlerine katıldık, "hımm halkımız bu durumdan memnun değil, hemen uygulamaları değiştirelim!" dedirtemediysekte, biz sosyal sorumluluğumuzu yerine getirdik.
Şike gündeme bomba gibi düştü.
Hemen tepkilerimizi "sizin takım yapar, hepiniz ibnesiniz" diye basbas bağırarak koyduk, aa baktık bizim takımın elemanlarını da alıyorlar içeri, "abi bütün bu şike aslında soysuz Gs'nın başının altından 2002 sezonunda çıktı" diye olayları dozu artırılmış gırla küfürle çözme gayretlerimizi başarıyla sürdürdük. Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Baransu gibi futbol ve hukuk otoritelerini gecelerce kanal kanal gezen temsilciler tayin ettiler, biz yine küfrettik! (edenlerden birisi benim, hakettiler!)
Bazıları çatlak sesleriyle, "abi hedef Aziz Yıldırım, düğmeye basan belli, ihaleye fesat karıştı" diye fikir beyan edecek oldular, pek duyulmadı ama Türkiye Twitter'cıları İbrahim Seten, Ahmet Çakar ikilisini "serbest atış poligonunda" izleme olanağına kavuştu!
Şike sorununu da çözemedik ama küfür ve hakaret edebiyatımıza bir dolu yeni deyim sokmayı başardık!
Tüm bunlar olup biterken, gerekçesi bir türlü somut dile getirilmeyen, bazı gazetecilerimizin, milletvekillerimizin cezaevinde tutuklu tutuldukları gün sayısını her gün yazarak, bu sorumluluğumuzda başarıyla yerine getirme rahatlığıyla, ilerleyen saatlerde "I'm at..." diye başlayan güncel sosyal tweetler attık.
Havalar sıcaktı, Silivri mahkemeleri kapısına dayanamadık ama duyarlıydık en azından.
Hilal Cebeci diye bir pampişimiz oldu, "neden insanlar bu kadını izler" derin sosyoloji, psikoloji araştırmalarına dalamadık, yine sıcaklardan diyelim, ama kadını izleyenleri "abazanlar" olarak ilan ettik. Bu hatırı sayılır rakamı, asla memleketin cinsel sorun davasıyla bağdaştıramadık ama kadına şiddet uygulayanların analarına küfrederek tepkimizi koyduk.
Ben biraz safım sanırım, neden elimizde onca pankartla "kadına şiddete hayır" sloganlarıyla yürüdüğümüz halde, şiddet vakaları arttı, anlamadım gitti.
Eğitim süreci başladı, yine kayıtdışı sümenaltı paralar pullar toplandı, bakan "takipteyiz" dedi, artık nasıl takipse velilerin feryatları dinmedi, ve bu geleneksel sorunumuz bu yıl da sürdü. (Henüz küfredeni duymadım bu konuda? )
Öğretmenler "atanamıyoruz sesimizi duyun" diye, ne kadar Twitter ünlüsü varsa "RT plizz" diyerek, seslerini duyurmaya çalıştılar, biz takipçiler duyduk ama kaçımız gerçekten takip edip, bakanlığı mail, fax bombardımanına tuttuk, öğretmen kardeşlerimiz için, rakam henüz açıklanmadı.
Saraylardan koltuklar evlere taşındı, olay komikti, espri üzerine espri patlatarak, hepimiz bu yöndeki yeteneğimizi ortaya koyduk.
Kaz Dağları'nda bilmem kaç şirket altın arayacak didik didik. Meşguldük, pek çoğumuz kızgın kumlardan serin sulara atlama eylemindeydik,bir iki güncel, entel itiraz yaptık, sonuç malum.
Somali'de halk açlıktan kırılırken, gündem "bizim çocuklarımızda aç, yardım edecekseniz onlara edin" oluverince, ikiye bölündük yine bir insanlık dramında! Bazıları açlık ve emperyalistlerin yarattığı zorunlu "kıtlık" mağduriyetini aynı kefeye koyunca, kaçınılmazdı bölünmemiz.
Ha bu arada ülkemize bir füze kalkanı yerleştirildi.
Orduyu sivilleştirilme adımları birer ikişer hızla atlamanmakta ve okuduğum kadarıyla "sivilleşme" yolunda 13 maddelik bir teklif beklemekte Meclis'i.
Başbakan İsrail'e kafa tutuyor. Bazı savaş çığırtkanlarının, "bir kısım medyanın" gazıyla, "yürü be başbakanım, arkandayız" sloganlarını duyuyoruz, okuyoruz.
Ama...
Bizim uyuma zamanımız geldi!
Dizi sezonu başladı.
Oysa ne güzel tam da alışmıştık, uyanık kalıp memleket sorunlarını halletmeye.
Bütün yazı Doktorlar dizisi izleyerek, kurtarma opresyonunda bize destek vermeyenler utansın!
Bu yazının notu: İffet, Fatmagül pozları vererek, rezil ve utanılası durumlar yaratanlara, bazı dizilerin, "hiç uyumadığını" düşünen ergenler için ne kadar yararlı olacağını anlatacaktım aslında. Bir dahaki yazıya kaldı.
Sevgilerimle.
Yaşasın, bütün yaz harıl harıl çalıştık, memlekette sorunlarını hallettik, eh az biraz dinlenmeyi hakettik.
Seçim yaptık.
Akp'yi rekor yüzdelerle iktidara getirdik. Getirdiler demiyorum, katkı payımızı asla inkar edemem bir CHP'li olarak!
Elimizde pankartlar protesto yürüyüşlerine katıldık, "hımm halkımız bu durumdan memnun değil, hemen uygulamaları değiştirelim!" dedirtemediysekte, biz sosyal sorumluluğumuzu yerine getirdik.
Şike gündeme bomba gibi düştü.
Hemen tepkilerimizi "sizin takım yapar, hepiniz ibnesiniz" diye basbas bağırarak koyduk, aa baktık bizim takımın elemanlarını da alıyorlar içeri, "abi bütün bu şike aslında soysuz Gs'nın başının altından 2002 sezonunda çıktı" diye olayları dozu artırılmış gırla küfürle çözme gayretlerimizi başarıyla sürdürdük. Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Baransu gibi futbol ve hukuk otoritelerini gecelerce kanal kanal gezen temsilciler tayin ettiler, biz yine küfrettik! (edenlerden birisi benim, hakettiler!)
Bazıları çatlak sesleriyle, "abi hedef Aziz Yıldırım, düğmeye basan belli, ihaleye fesat karıştı" diye fikir beyan edecek oldular, pek duyulmadı ama Türkiye Twitter'cıları İbrahim Seten, Ahmet Çakar ikilisini "serbest atış poligonunda" izleme olanağına kavuştu!
Şike sorununu da çözemedik ama küfür ve hakaret edebiyatımıza bir dolu yeni deyim sokmayı başardık!
Tüm bunlar olup biterken, gerekçesi bir türlü somut dile getirilmeyen, bazı gazetecilerimizin, milletvekillerimizin cezaevinde tutuklu tutuldukları gün sayısını her gün yazarak, bu sorumluluğumuzda başarıyla yerine getirme rahatlığıyla, ilerleyen saatlerde "I'm at..." diye başlayan güncel sosyal tweetler attık.
Havalar sıcaktı, Silivri mahkemeleri kapısına dayanamadık ama duyarlıydık en azından.
Hilal Cebeci diye bir pampişimiz oldu, "neden insanlar bu kadını izler" derin sosyoloji, psikoloji araştırmalarına dalamadık, yine sıcaklardan diyelim, ama kadını izleyenleri "abazanlar" olarak ilan ettik. Bu hatırı sayılır rakamı, asla memleketin cinsel sorun davasıyla bağdaştıramadık ama kadına şiddet uygulayanların analarına küfrederek tepkimizi koyduk.
Ben biraz safım sanırım, neden elimizde onca pankartla "kadına şiddete hayır" sloganlarıyla yürüdüğümüz halde, şiddet vakaları arttı, anlamadım gitti.
Eğitim süreci başladı, yine kayıtdışı sümenaltı paralar pullar toplandı, bakan "takipteyiz" dedi, artık nasıl takipse velilerin feryatları dinmedi, ve bu geleneksel sorunumuz bu yıl da sürdü. (Henüz küfredeni duymadım bu konuda? )
Öğretmenler "atanamıyoruz sesimizi duyun" diye, ne kadar Twitter ünlüsü varsa "RT plizz" diyerek, seslerini duyurmaya çalıştılar, biz takipçiler duyduk ama kaçımız gerçekten takip edip, bakanlığı mail, fax bombardımanına tuttuk, öğretmen kardeşlerimiz için, rakam henüz açıklanmadı.
Saraylardan koltuklar evlere taşındı, olay komikti, espri üzerine espri patlatarak, hepimiz bu yöndeki yeteneğimizi ortaya koyduk.
Kaz Dağları'nda bilmem kaç şirket altın arayacak didik didik. Meşguldük, pek çoğumuz kızgın kumlardan serin sulara atlama eylemindeydik,bir iki güncel, entel itiraz yaptık, sonuç malum.
Somali'de halk açlıktan kırılırken, gündem "bizim çocuklarımızda aç, yardım edecekseniz onlara edin" oluverince, ikiye bölündük yine bir insanlık dramında! Bazıları açlık ve emperyalistlerin yarattığı zorunlu "kıtlık" mağduriyetini aynı kefeye koyunca, kaçınılmazdı bölünmemiz.
Ha bu arada ülkemize bir füze kalkanı yerleştirildi.
Orduyu sivilleştirilme adımları birer ikişer hızla atlamanmakta ve okuduğum kadarıyla "sivilleşme" yolunda 13 maddelik bir teklif beklemekte Meclis'i.
Başbakan İsrail'e kafa tutuyor. Bazı savaş çığırtkanlarının, "bir kısım medyanın" gazıyla, "yürü be başbakanım, arkandayız" sloganlarını duyuyoruz, okuyoruz.
Ama...
Bizim uyuma zamanımız geldi!
Dizi sezonu başladı.
Oysa ne güzel tam da alışmıştık, uyanık kalıp memleket sorunlarını halletmeye.
Bütün yazı Doktorlar dizisi izleyerek, kurtarma opresyonunda bize destek vermeyenler utansın!
Bu yazının notu: İffet, Fatmagül pozları vererek, rezil ve utanılası durumlar yaratanlara, bazı dizilerin, "hiç uyumadığını" düşünen ergenler için ne kadar yararlı olacağını anlatacaktım aslında. Bir dahaki yazıya kaldı.
Sevgilerimle.
6 Eylül 2011 Salı
Twitter Etkisi
Neymiş, nasılmış, kim varmış, aa bak falanca yazar, filanca artist'de buradaymış, ay hem de konuşuyormuş, yazışıyormuş...
derken,
hepimiz bir şekilde önce üye olduk, sonra bağımlı!
Öyle ki, sıkılan, ya da bir şeylere kızıp hesabını kapatanların, 2 gün sonra dayanamayıp dönmesi, bağımlılığın en somut kanıtı.
Twitter için çokca yazıldı, çizildi.
Üye olan herkesin amacı farklıydı.
Ama tek bir amaç var ki, ünlü/ünsüz farketmiyor, "takip edilmek"!
Öyle ya da böyle, "yok canım ne alaka, işim olmaz takipçiyle filan" diyen kişilere ben inanmıyorum açıkcası. Rakam önemsiz olabilir ama 10 takipçim olsun, ya da binlerce olsun, diyeninde amacı bu işte.
Hiçte ayıp değil bence.
Konum bu değil, en azından her zaman dile getirdiğim gibi, değer verip takip ettiğim kişinin, beni takip etmemesi umrumda değil.
Ama hemen parantez açayım, bu kişilerin beni takip ettiğini haber veren mailleri aldığımda, sevinmeyi abarttığımı itiraf edeyim!
Ahmet Hakan fanı olduğumu bilmeyen kalmadı. "@ahmethc is following you" mesajından sonra, "acaba zirvede bıraksam mı?" diye, mesaja dakikalarca bakıp, sevinç çığlıkları atmama konu komşu ne anlamlar yükledi bilemiyorum ama ciddi ciddi bu anı ölümsüzleştirmek için gitmeyi istedim Twitter'dan!
Kendini beğenmiş filan demezseniz, şunu da not düşmeliyim ki, A.Hakan takibinden önce ve sonra, değer verdiğim çok "ünlü" takipçim vardı ve oldu.
Üstelik, hemen hepsi karşılıklı sohbet ettiğimiz kişiler oldu.
Özellikle @ahuozyurt'tan söz etmemek hainlik olur diyorum! Bence herkesin takip etmesi gereken asıl fenomen o'dur! Hayranıyım, tam anlamıyla "kültür abidesi, siyasete,magazine esprili yorumlarıyla can veren, harika kadın.
Tamam, reklam kokan satırlar demeden asıl konuya klavye vurayım.
Twitter, kabul etsek, etmesek kamuoyunda epey etkili.
Ha kaç kişi arasında?
Nüfusumuzla, Twitter kullanıcılarını oranladığımızda, ulaştığımız rakam o kadar düşük ki.
Yani gazete köşelerinde takip eden etmeyen, nerdeyse tüm yazarlar bu platformdan sözetsede, sanat dünyasının kişileri "popüler ünümü korumanın yolu galiba Twitter'dan geçer" mantığıyla, hesap açsalarda, rakamlar düşük.
Ama şöyle de bir şey var ki, bir hesap en az kendisi gibi düşünen, ama üye olmayan en az 1000 kişinin görüşlerini, yaşam tarzını yansıtıyorsa, evet bir anlamda Twitter aynamız.
Bazıları için siyaset, bazıları için sanat, bazıları için spor öncelikli, ve bir temsilci binlerce kişinin temsilcisi sayılır benim için. Üye olmasına gerek yok yani.
Ama inanmak, görmek istemediğim bir durum var ki;
Üstelik takipçi rakamlarına bakarak, bunu üzülerek yazıyorum, bizim insanımız için öncelikli konu magazin ve magazin geyiği.
Eh durum bu olunca, hafiften bundan şikayet etmeye başlayınca, dün gece arkadaşım @jokersoserios'un bana yazdığı bir tweeti aynen buraya alıyorum:
"@Belikce ahval-i memleket maalesef budur,ilgi,alaka ve merak konuları bunlar oldugu sürece daha çok füze kalkanı,bop,işsizlik görür memleket."
Magazine karşı değilim.
Ama kimse darılmasın benim izlemek istediğim magazin, Erol Köse'nin uzuvlarının kaç santim olduğu değil!
Çok düzeyli ve ince esprilerle magazin geyiğini yapan kişiler varken, asıl izlenmesi gereken kişilerin onlar olduğunun farkına varırsak, belki... siz tamamlayın.
Geyiğe hiç karşı değilim, severim, hatta katılırım.
Eh insanız, bir şekilde deşarj olmamız gerek. Sanal ya da gerçek yaşamda geyik olmasa, vallahi çekilmez. Hep ciddi bir duruş sergileyen insanlar nasıl da sıkıcıdır.
Ama geyiğin bile kendine özgü bir felsefesi olsa, bu kadar suyunu çıkarıp rencide etmesek, elimizdeki bu en kuvvetli şakalaşma, dolayısıyla ilişki kurma olgusunu?
Küfür ederim, etmezdim başladım.
Hatta bu konuda Twitter'ın hatırı sayılır katkısını görmezden gelemem. Ama vallahi de billahi de, ister tutucu deyin, ister kibarcık, ne derseniz deyin, özellikle takım muhabbetlerinde her tweetin sonuna amk,bsg yazanların,yakın çevrelerinde, evlerinde aileleriyle sohbetlerindeki durumlarını merak eder oldum?
Tadında güzel küfürler bence, @lilithse'in sözünü çalarak, "genç kızlarımız gelin yamacıma, bu kadar küfretmek sizi sevimli filan yapmıyor! Hatta ördek ağız facebook fotolarınız bile daha sevimli!"
Bir de yeri gelmişken, bir takımın fanı olabilirim, ama bu diğer takımın fanlarına her fırsatta "ibne" dememi gerektirmez! Hatta ileri gidip, "bütün xx'ler ibnedir" dersem, ki diyenler çok, ee canım kardeşim sen benim kardeşime küfür ediyorsun?! Belki de, kendi teyzene, amcana? Az biraz insaf!
Eleştiri
bu konu bizim ülkemiz insanının hala çözemediği konu valla bakın, aşkı bile anlatabiliriz ama eleştiri nedir'e vereceğimiz yanıt, yıl olmuş 2011, hala "vur vurabildiğin kadar". Ama asla bunu itiraf etmeyiz, o ayrı, hepimiz "eleştiriye açığızdır ama eleştireni bloklayıveririz, saçma sapan "ay bayılıyorum sendeki bu pozitif enerjiye" sözünü RT ediveririz! Ah hele siz ünlüler!
Nefret nedeni bu halleriniz ama neden anlamazsınız, ben çözemedim ki.
Hep bildiğimiz, şikayet ettiğimiz şeyleri yazmışsın Belikce, dediniz değil mi?;)
Bunlar da yine bildikleriniz mesela:
- Kardeşim, Twitter her şeyi düşünmüş, bir Retweets butonu yapmış, açar bakarım (aklım var), beğendiğim kişileri takibe alırım. Siz ne diye dakika başı RT'ciliğe soyunup, üstelik en abuk ergen geyiklerini benim önüme dayıyorsunuz ki?
Ha biriniz "Odtü yol olmasın" RT'leyin, yeminle ömür boyu takipçiniz olayım!
- Yine aklım var, gözüm var diyerek, yazdığınız bir şeyi RT'lememiz için, neden DM'den baskı yaparsanız ki? İnanın çok ters etkisi var bende! Yeminle kendimi akılsız, mantıksız hissettiriyorsunuz. Yapmıyorum!
- Herkes istediği gibi kullanır, ee size mi kaldı gönüllü Twitter öğretmenliği? Ha bunun okulu vardı da, bizim mi haberimiz olmadı?
- Bir de hep "ben en doğrusunu bilirim" havasında kişiler? Tamam yazdıklarınız, düşünceleriniz doğru olabilir ama bunları yazarken tweet sonuna koyduğunuz "ahmaklar, gerzekler" sıfatları? Benden söylemesi, bu sözlerle suçlanan, gerçekten ahmak bile olsa, daha fazla ahmaklaşır!
- Kız düşürmek, erkek avcılığı? Ee bize ne? Bu hayatın bir gerçeği. Hatta insanoğlunun en değişmez gerçeği. Bırakın bulan bulsun. Bakıyorum herkes "ahlak abidesi" ! Korkmayın sizden sorulmayacak bunun hesabı. Siz aracı olmayın yeterli.
- Ünlülere laf çakmak Twitter'da en masum eylem bence. Hatta ünlülerin verdiği yanıt blok bile olsa, bununla gurur duyup, ikide bir "ayh falanca beni blokladı" yazanlar var ki, hiç sandığın gibi değil durum canım kardeşim. O laf çaktığın adam seni çoktan unuttu. Ama benim asıl derdim, ünsüz ve birbirini hiç tanımayanların laf çakma gayretleri ki, komedi!
İşte eleştiriyi bilmediğimizin en güzel kanıtı!
- Aforizmalara hiç girmiyorum. Hırsızlıklara hiç değinmiyorum. Ünlü yalakasasısın suçlamaları aman uzak olsun.
Var var, daha onlarca ortak şikayet konumuz var.
Oysa ne güzel bir olanak sunulmuş bize. Kendimizi ifade edebilme, merak ettiğimiz bilgilere, ilk ağızlardan ulaşabilme, ölçüyü aşmayan tweetlere, ünlü/ünsüz herkesden yanıt alabilme vsvs.
Ama izninizle, yazı başında dediğim gibi, bir üye, üye olmayan binlerce insanın temsilcisi, aynasıysa, gerçekten düzeltmemiz gereken pek çok şey var.
Keşke, şu aforizmaları sürekli yazanlar, ne yazdıklarının bilincinde olsalar, belki o zaman gerçekten "amann biz Türkler" diye başlayan cümlelerimiz azalırdı.
Sabrınıza teşekkürler, sevgiler.
Ve ben Twitter'da kurduğum, RT kaygısı hiç taşımayan, ama takipçi ve takip sayısını yükseklere çıkarmayı amaçladığım dünyada mutluyum.
Not: Bir konu hariç! O konuyu ilgili kişi anlamıştır;), o da benim çok özelim, kıskançlığım, hatta üyeliğimi sonlandırabilecek kadar hassaslaştığım bir konu. Umarım, gerek kalmaz, gerçekten değerli olduğumu bilsemde, saçma bile kabul edilsede...
Eh insanın bir de özeli olmalı değil mi? :)
derken,
hepimiz bir şekilde önce üye olduk, sonra bağımlı!
Öyle ki, sıkılan, ya da bir şeylere kızıp hesabını kapatanların, 2 gün sonra dayanamayıp dönmesi, bağımlılığın en somut kanıtı.
Twitter için çokca yazıldı, çizildi.
Üye olan herkesin amacı farklıydı.
Ama tek bir amaç var ki, ünlü/ünsüz farketmiyor, "takip edilmek"!
Öyle ya da böyle, "yok canım ne alaka, işim olmaz takipçiyle filan" diyen kişilere ben inanmıyorum açıkcası. Rakam önemsiz olabilir ama 10 takipçim olsun, ya da binlerce olsun, diyeninde amacı bu işte.
Hiçte ayıp değil bence.
Konum bu değil, en azından her zaman dile getirdiğim gibi, değer verip takip ettiğim kişinin, beni takip etmemesi umrumda değil.
Ama hemen parantez açayım, bu kişilerin beni takip ettiğini haber veren mailleri aldığımda, sevinmeyi abarttığımı itiraf edeyim!
Ahmet Hakan fanı olduğumu bilmeyen kalmadı. "@ahmethc is following you" mesajından sonra, "acaba zirvede bıraksam mı?" diye, mesaja dakikalarca bakıp, sevinç çığlıkları atmama konu komşu ne anlamlar yükledi bilemiyorum ama ciddi ciddi bu anı ölümsüzleştirmek için gitmeyi istedim Twitter'dan!
Kendini beğenmiş filan demezseniz, şunu da not düşmeliyim ki, A.Hakan takibinden önce ve sonra, değer verdiğim çok "ünlü" takipçim vardı ve oldu.
Üstelik, hemen hepsi karşılıklı sohbet ettiğimiz kişiler oldu.
Özellikle @ahuozyurt'tan söz etmemek hainlik olur diyorum! Bence herkesin takip etmesi gereken asıl fenomen o'dur! Hayranıyım, tam anlamıyla "kültür abidesi, siyasete,magazine esprili yorumlarıyla can veren, harika kadın.
Tamam, reklam kokan satırlar demeden asıl konuya klavye vurayım.
Twitter, kabul etsek, etmesek kamuoyunda epey etkili.
Ha kaç kişi arasında?
Nüfusumuzla, Twitter kullanıcılarını oranladığımızda, ulaştığımız rakam o kadar düşük ki.
Yani gazete köşelerinde takip eden etmeyen, nerdeyse tüm yazarlar bu platformdan sözetsede, sanat dünyasının kişileri "popüler ünümü korumanın yolu galiba Twitter'dan geçer" mantığıyla, hesap açsalarda, rakamlar düşük.
Ama şöyle de bir şey var ki, bir hesap en az kendisi gibi düşünen, ama üye olmayan en az 1000 kişinin görüşlerini, yaşam tarzını yansıtıyorsa, evet bir anlamda Twitter aynamız.
Bazıları için siyaset, bazıları için sanat, bazıları için spor öncelikli, ve bir temsilci binlerce kişinin temsilcisi sayılır benim için. Üye olmasına gerek yok yani.
Ama inanmak, görmek istemediğim bir durum var ki;
Üstelik takipçi rakamlarına bakarak, bunu üzülerek yazıyorum, bizim insanımız için öncelikli konu magazin ve magazin geyiği.
Eh durum bu olunca, hafiften bundan şikayet etmeye başlayınca, dün gece arkadaşım @jokersoserios'un bana yazdığı bir tweeti aynen buraya alıyorum:
"@Belikce ahval-i memleket maalesef budur,ilgi,alaka ve merak konuları bunlar oldugu sürece daha çok füze kalkanı,bop,işsizlik görür memleket."
Magazine karşı değilim.
Ama kimse darılmasın benim izlemek istediğim magazin, Erol Köse'nin uzuvlarının kaç santim olduğu değil!
Çok düzeyli ve ince esprilerle magazin geyiğini yapan kişiler varken, asıl izlenmesi gereken kişilerin onlar olduğunun farkına varırsak, belki... siz tamamlayın.
Geyiğe hiç karşı değilim, severim, hatta katılırım.
Eh insanız, bir şekilde deşarj olmamız gerek. Sanal ya da gerçek yaşamda geyik olmasa, vallahi çekilmez. Hep ciddi bir duruş sergileyen insanlar nasıl da sıkıcıdır.
Ama geyiğin bile kendine özgü bir felsefesi olsa, bu kadar suyunu çıkarıp rencide etmesek, elimizdeki bu en kuvvetli şakalaşma, dolayısıyla ilişki kurma olgusunu?
Küfür ederim, etmezdim başladım.
Hatta bu konuda Twitter'ın hatırı sayılır katkısını görmezden gelemem. Ama vallahi de billahi de, ister tutucu deyin, ister kibarcık, ne derseniz deyin, özellikle takım muhabbetlerinde her tweetin sonuna amk,bsg yazanların,yakın çevrelerinde, evlerinde aileleriyle sohbetlerindeki durumlarını merak eder oldum?
Tadında güzel küfürler bence, @lilithse'in sözünü çalarak, "genç kızlarımız gelin yamacıma, bu kadar küfretmek sizi sevimli filan yapmıyor! Hatta ördek ağız facebook fotolarınız bile daha sevimli!"
Bir de yeri gelmişken, bir takımın fanı olabilirim, ama bu diğer takımın fanlarına her fırsatta "ibne" dememi gerektirmez! Hatta ileri gidip, "bütün xx'ler ibnedir" dersem, ki diyenler çok, ee canım kardeşim sen benim kardeşime küfür ediyorsun?! Belki de, kendi teyzene, amcana? Az biraz insaf!
Eleştiri
bu konu bizim ülkemiz insanının hala çözemediği konu valla bakın, aşkı bile anlatabiliriz ama eleştiri nedir'e vereceğimiz yanıt, yıl olmuş 2011, hala "vur vurabildiğin kadar". Ama asla bunu itiraf etmeyiz, o ayrı, hepimiz "eleştiriye açığızdır ama eleştireni bloklayıveririz, saçma sapan "ay bayılıyorum sendeki bu pozitif enerjiye" sözünü RT ediveririz! Ah hele siz ünlüler!
Nefret nedeni bu halleriniz ama neden anlamazsınız, ben çözemedim ki.
Hep bildiğimiz, şikayet ettiğimiz şeyleri yazmışsın Belikce, dediniz değil mi?;)
Bunlar da yine bildikleriniz mesela:
- Kardeşim, Twitter her şeyi düşünmüş, bir Retweets butonu yapmış, açar bakarım (aklım var), beğendiğim kişileri takibe alırım. Siz ne diye dakika başı RT'ciliğe soyunup, üstelik en abuk ergen geyiklerini benim önüme dayıyorsunuz ki?
Ha biriniz "Odtü yol olmasın" RT'leyin, yeminle ömür boyu takipçiniz olayım!
- Yine aklım var, gözüm var diyerek, yazdığınız bir şeyi RT'lememiz için, neden DM'den baskı yaparsanız ki? İnanın çok ters etkisi var bende! Yeminle kendimi akılsız, mantıksız hissettiriyorsunuz. Yapmıyorum!
- Herkes istediği gibi kullanır, ee size mi kaldı gönüllü Twitter öğretmenliği? Ha bunun okulu vardı da, bizim mi haberimiz olmadı?
- Bir de hep "ben en doğrusunu bilirim" havasında kişiler? Tamam yazdıklarınız, düşünceleriniz doğru olabilir ama bunları yazarken tweet sonuna koyduğunuz "ahmaklar, gerzekler" sıfatları? Benden söylemesi, bu sözlerle suçlanan, gerçekten ahmak bile olsa, daha fazla ahmaklaşır!
- Kız düşürmek, erkek avcılığı? Ee bize ne? Bu hayatın bir gerçeği. Hatta insanoğlunun en değişmez gerçeği. Bırakın bulan bulsun. Bakıyorum herkes "ahlak abidesi" ! Korkmayın sizden sorulmayacak bunun hesabı. Siz aracı olmayın yeterli.
- Ünlülere laf çakmak Twitter'da en masum eylem bence. Hatta ünlülerin verdiği yanıt blok bile olsa, bununla gurur duyup, ikide bir "ayh falanca beni blokladı" yazanlar var ki, hiç sandığın gibi değil durum canım kardeşim. O laf çaktığın adam seni çoktan unuttu. Ama benim asıl derdim, ünsüz ve birbirini hiç tanımayanların laf çakma gayretleri ki, komedi!
İşte eleştiriyi bilmediğimizin en güzel kanıtı!
- Aforizmalara hiç girmiyorum. Hırsızlıklara hiç değinmiyorum. Ünlü yalakasasısın suçlamaları aman uzak olsun.
Var var, daha onlarca ortak şikayet konumuz var.
Oysa ne güzel bir olanak sunulmuş bize. Kendimizi ifade edebilme, merak ettiğimiz bilgilere, ilk ağızlardan ulaşabilme, ölçüyü aşmayan tweetlere, ünlü/ünsüz herkesden yanıt alabilme vsvs.
Ama izninizle, yazı başında dediğim gibi, bir üye, üye olmayan binlerce insanın temsilcisi, aynasıysa, gerçekten düzeltmemiz gereken pek çok şey var.
Keşke, şu aforizmaları sürekli yazanlar, ne yazdıklarının bilincinde olsalar, belki o zaman gerçekten "amann biz Türkler" diye başlayan cümlelerimiz azalırdı.
Sabrınıza teşekkürler, sevgiler.
Ve ben Twitter'da kurduğum, RT kaygısı hiç taşımayan, ama takipçi ve takip sayısını yükseklere çıkarmayı amaçladığım dünyada mutluyum.
Not: Bir konu hariç! O konuyu ilgili kişi anlamıştır;), o da benim çok özelim, kıskançlığım, hatta üyeliğimi sonlandırabilecek kadar hassaslaştığım bir konu. Umarım, gerek kalmaz, gerçekten değerli olduğumu bilsemde, saçma bile kabul edilsede...
Eh insanın bir de özeli olmalı değil mi? :)
Etiketler:
Ahmet Hakan,
Ahu Özyurt,
jokersoserious,
lilithse,
twitter
2 Eylül 2011 Cuma
İçinden bayram geçmeyen bir yazı
Pek hoşa gitmeyebilir, ama planlı programlı yaşamayı sevmiyor/um/dum!
Yaptığım sevinç dolu planların hep bir hüsranla güme gitmesinden belki. Uzun vadeli planları geçin, kısa vadelerle yapılan programlara bile "bakarız, umarım, belki" gibilerinden kaçamak yanıtlar vermeye başladım.
Bir aksilik olup, bozuluverecek korkusundan sanırım.
Aslına bakarsanız bunu bir huy olarak geliştirdiğimin farkında bile değildim, ta ki arife gecesi bir dostum "senin ipinle kuyuya inilmez", diyene kadar.
İpi çoktan kopardığım o anda dank etti kafama!
Aramızdaki sorunu, benim durumu çözmeye yönelik bir program yapmamla halloldu ama hazırlıksız yakalandığım için, araya bir çok pembe yalan sıkıştırmak zorunda kaldım.
Biraz utandım doğrusu!
Pembe, beyaz, kara. Yalanı sevmem.
Bir de bir inancım var ki evlere şenlik.
Durum kurtarmak için söylediğim yalanın gerçekleşeceğine inanırım!
"Kardeşim hastalandı, acil memlekete gitmem gerek" bahanesini uydursam, kardeşimin öleceğini düşünmeye kadar vardırırım paranoyalarımı. Üstelik benim yüzümden!
Belki de bu yüzden, saçmasapan bir dürüstlük abidesiyim, "sırlarım" dışında.
Hani şu "doğrucu Davut" dediklerinden.
Ne düşünüyorsam, ötesini berisini pek hesaplamadan "pat" diye söyleme huyum. Ki sonraları "abartmışım yahu" dediğimde çok olmuştur.
Yani aslında başkalarının hoşuna giden dürüstlüklerim, bazen sonradan üzüldüğüm patavatsızlıklar olarak canımı yakmıştır.
Biz millet olarak, başkalarının didişmesini izlemekten keyif alan insanlarız.
Açık oturumlarda, iki karşıt görüşün ateşli taraftarı, eğer birbiriyle nezaket kuralları içinde konuşuyorsa, ilgimizi çekmez, zaplar kaçarız.
Hatta bazen öyle aşırıya kaçarız ki, taraflardan birine "gaz vermek" amacıyla, çaktırmadan kulağına bir şeyler fısıldayıveririz.
Amaçsız değil, ama plansız programsız yaşama sanatım, doğrucu (bazen patavatsız) Davut'luğum, beni sıradan insan olma özelliklerinden, daha marjinal bir boyuta taşısada, bütün bunları sadece bir günlük bayram tatilinde, Twitter'da vakit geçirirken masaya yatırdım.
Doğrusu bu ya, "biz seni böyle seviyoruz" diyenlerin çokluğuna karşın, ben bu benden az biraz şikayetçi oldum.
Dengesizliklerimi düşündüm, şu denge bileziği sahteliği muhabbetlerinde.
Gerçi ben o bilekliği çok farklı bir amaçla takmıştım, beni dengeleyeceğini filan falan hiç düşünmemiştim.
Zaten pek inanmam böyle şeylere.
Akapunktur'un somut sonuçlarını bildiğim, gördüğüm halde, bu alternatif tıp'a para yatırmam.
Babaannemin kalbi sıkıştığında, babamın dilinin altına koyduğu minik şekerler aklıma gelir, ve işin sırrının beyne gönderilen komutlar olduğunu bilirim.
İyileşmeyi kafasına koyan kanser hastasının, kötü urlarla mücadelesinde çoğunlukla başarılı olmasının nedeni bu değil mi?
Neyse...
Sözü yine çok uzattım biliyorum.
Biraz nerden nereye oldu bu aktarımlar.
Şöyle ki,
Program yapmadan anlık kararlarla yaşamak zevkli görünebilir. Ama yorucudur.
Ya da yalnızlığa kendini esir etmektir bir anda. Yani yaşamı plansız sürdürmek, bazen amaçlarına ulaşmayı zorlaştırabilir.
Evet, planlar aniden bozulabilir, ama bunlar yaşamın acımasız,tatsız gerçekleri değil mi?
Gül bahçesi mi vaadedildi bize?
Doğruculuk kötü bir şey değil, abartıp hesap sormalara vardırılmadığı zaman.
Çünkü hiç bir insan "tam doğru" değildir ki!
Bir yönetmene, "filmini sevmedim" demek farklı, "iyi de, şu sahnede saçmalamışsın. Bence (kendi doğrusunu dayatarak) böyle böyle olmalıydı!" diye kafa tutmak farklı şeyler. O zaman "iyisini sen yap" yanıtını alırsın, oturursun. Başkaları da bu didişmeyi izlemekten keyifli ellerini oğuşturur.
Sevmek, sevmemek, tercih etmek ya da etmemek bize bırakılmış.
Bu nedenle eleştiri dozunu ayarda tutmak önemli.
Dinlemek, nedenini anlamaya çalışmak ta önemli.
Ve aslında, hiç kötü niyetli olmadığın halde, ve çevrendeki kişiler bunu ne kadar bilselerde, "ama sen içimi biliyorsun, asla kötü niyetli değildim" diye çırpınsanda, çokca yanlış anlaşılabilmende cabası.
Twitter demiştim değil mi?
Şöyle;
Twitter'da saklanmak, gerçek düşüncelerini saklamak olanak dışı. Bir yerde kendini ele verirsin.
Mustafa Altıoklar'la tartıştım en son.
Ne o beni tanır, ne ben onu. Tartışma bana "salak" demesiyle son bulabilirdi ben bu sözü hakaret kabul etseydim! Etmedim, çünkü ben çileden çıkardım kendi doğrularımla, ve biraz da izleyenlerin gazıyla, o da kendi doğrusunu savundu ve artık sıradan bir söz olan "salak"ı yapıştırdı!;)
Ben terbiyesizleşmedim, hatta kabul ederek sürdürdüm ve bu kez üzülen o oldu, sonuçta anlaştık. Yok özür dilemedi, özür bazen dile gelmese hissedilir bir durumdu.
Sonuç;
Sonradan edindiğim bazı huylarımı yavaş yavaş değiştirme adımlarımı atıyorum.
Hafta sonu planım, günü evde pinekleyerek geçirmemek! Yalnız kalabilirim, çünkü sanırım herkes planını çok önceden yaptı.
Giderek kalabalıklaşabilirim, umarım.
Doğruculuk güzel şey, ama tadında ve hakarete vardırmadan, varmadan. Doğruculuk, inatlaşmak değil, tartışmak olmalı. Ortak noktalar illa ki var!
Ve biliyorum ki, bunlar beni sıradan yapmayacak.
Kısacık not: Yine ne yazmak için oturdum, bak neler yazdım? Ay bu klavye beyin kaçınılmaz ilişkisi!
Neyse...
Kimse okumazsa ben okurum!:p
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
