31 Aralık 2010 Cuma

Mutlu yıllar Twitter

Az sonra bilgisayarımı "seneye" açmak üzere kapatacağım. :p
Sonrası, akşam saatlerine dek sürecek heyecanlı ve keyifli bir koşturmaca. Her yılın son günü olduğu gibi...
Şunu da hallettim mi tamamdır, bu kadar yiyecek yeter mi, şunu da ilave etsek mi, ya içecekler, ah süper..., çam ağacından bir top düşmüş mü, ya akşam senin rimelini kullanabilir miyim, bi baksana bu küpe bu kolyeye uymuş mu, saçımı arkadan mı toplasam, yok yok bu elbisenin altına diğer ayakkabılar daha çok yakışıyor, kapıya biriniz bakıverinnn...
derken, telaşlı ama hep kıpır kıpır bekleyiş yerini eğlenceli bir geceye bırakacak.
Bizim evin her senenin son günündeki halleri...;)

Uzun süredir yaşamımı paylaştığım can dostlarıma, bu yıl uzun bir sanal tatilden sonra, bu yazıyı okuyan siz Twitter arkadaşlarımı kattım.

Hepinizi, bana seslenen ayrı özelliklerinizle çok seviyorum. Bir diğerinin yarım bırakmışlığını bir diğerinin tamamlamasını, bu zincirin giderek büyümesini, büyürken arada kopmasını, kopmasına neden olan parçayı bazen onarabilmeyi, bazen başarısız olabilmeyi ama katlanarak çoğalabilmeyi çok sevdim.

Sanal dünyanın acımasız önyargıları, bazen peşin hükümleri vardır. Hiç tanımadığımız, her yaştan her düşünceden pek çok insanı farkında olmadan hayatımıza ortak ettiğimiz bu dünyada, gün gelir haykırmak isteriz, "hayır ben böyle bir insan değilim!", diye... Ve kırgınlığımızı bizi çok iyi tanıdığını, anladığını hissettiğimiz başka bir sanal kişinin harflerinin arasında unutmak isteriz. Hani bir dostun omuzuna kapanıp ağlamak gibi.
İnternet sitelerinin kişileri bir araya getirmesinin amacı ne olursa olsun, klavyeye dokunanlar gerçek parmaklar olduğu sürece, ilişkiler kaçınılmaz oluyor. Uzun bir süre bu ilişkilerimi minimum bazda tutmaya çalışsamda, sadece anında haber almak ve sevdiğim yazarları izlemek amaçlı üye olduğum Twitter'da, sanalın bu büyüsü beni de kendi çarklarının içine çekti.

Özellikle biz gece yalnızları, birbirimizle tatlı sohbetlerin içine girdik.
Birlikte müzik dinledik, dedikodu yaptık, güldük, eğlendik, bazen bir acıyı paylaştık.
Gündüzün, genellikle siyasi oluşumlarının protestocusu, direnişçisi bizler gecelerin o büyülü atmosferinde, üzerimizdeki üniformaları çıkarıp, ev kıyafetlerimizin rahatlığı ve gecelerin sessizliği içinde birbirimize sığındık.
Aldanmalarımız en çok bu samimi saatlerde karanlıkla kendini gösterdi. Aldatmalarımız yine bu karanlık saatlerin içine hapsoldu. Yollar en çok bu saatlerde ayrıldı, takipler yine bu saatlerde çoğaldı. Özel mesajın en yoğun kullanıldığı saatler gece saatleri oldu.
Gündüz haber linki verenler, geceleri aşk üzerine yazdı, haber linklerinin yerini müzik linkleri aldı.
Alkolün rahatlatıcı etkisi Twitter'da da kendini gösterdi, bazıları ertesi sabah "ya ben dün gece biraz ileri mi gittim?" telaşıyla açtılar siteyi.
Öyle, böyle derken birbirimize alıştık, ve alıştıkça birbirimizi daha çok tanımak istedik.
Bu nedenle değil midir, ete kemiğe büründürme çabaları içine girilip, toplantılar düzenlenmesi?

Ben bir nickim Twitter'da!
İlişkileri bir seviyede tutmaya çalışan, çok özele girme yanlısı olmayan, sormayan, sorgulanmak istemeyen, günde ortalama 30-50 tweet atan, attığım tweetlerin sorumlu tweetler olmasına gayret eden, ilişkilerimi gözönünde yaşamaya çalışan bir "nick".

Takip ettiğim, takip eden pek çok kişiyle aynı ortamda, farklı konuları tartışmayı, eksiklerimi gidermeyi, bir şeyler katmayı seviyorum.

İstediğim, olmasını arzu ettiğim, kişilerin özelini araştırmaktan çok, yararlı olduğuna inandığım konularda birbirimize destek çıkarak, birşeyleri başarabilmenin hazzını hep birlikte yaşamak. Binlerce kişinin bir arada paylaşımda bulunduğu Twitter'ı gücü etkisinde kullanmak.
Bu, birleşmek, büyümekle paralel bir durum.
"Sanalı bu kadar takmayın, ciddiye almayın" önerilerinin, sadece kişinin özel yaşamlarının rencide edildiği durumlarda kullanıyorum. Ötesinde, sanalı çoktan en etkili ve en hızlı sonuçların alınabileceği, kamuoyunun yaratabileceği, yüzyılın en etkili buluşu olarak kabul ediyorum.

Ve...
Yeni yılın hepimizi daha tutarlı, daha anlayışlı, daha hoşgörülü birarada tutmasını diliyorum.
Özel yaşamınızda, olmasını arzu ettiğiniz hangi dileğiniz varsa gerçekleşmesini, en içten ve saf halimle diliyorum.

Ve ben bir "nick" ama bir "insan" olarak hepinizi çok seviyorum.

Mutlu yıllar Twitter.

30 Aralık 2010 Perşembe

Bir tek dileğim var yeni yılda

Her veda değil belki ama, genelde üzücü, acıtıcıdır vedalar. İlk aklımıza gelenler gidenlerdir. Giden bir tren, bir vapur ya da belki bir tabut canlanır gözümüzde, fonda hüzünlü bir veda şarkısı, şiiri...
Her vedanın, geride kalanın canını yaktığı yanlış mıdır?
Bir cümlelik bir girişte kimbilir kaç kişi veda edenleri, veda ettiklerini canlandırdı gözünde?

Ama...

Bir veda var ki, geride bıraktığımız onca gün içinde, acı tatlı, mutlu mutsuz ne yaşamış olursak olalım, ayrılmak için can attığımız, vedalaşırken gözyaşı dökmek yerine, mutlu kahkahalar atarak yeni geleni karşıladığımız, eskisini daha ilk dakikalarda rafa kaldırıp, yeni gelenle yeni ümitlerle yola devam etmeye başladığımız, vedalaşma töreni.

Merhaba yeni yıl!

Şimdi sen gidiyorsun ya 2010...
Hiç kaygılanma, seni böyle güle oynaya uğurlayıp yeni geleni çoşkuyla karşıladığımız için. Çok değil, daha ilk gün biterken oda aynı sana benzeyecek!
Yine biryerlerde birileri birilerini karşılayacak, birilerini uğurlayacak.
Yine birileri kavga edecek, ya da barışacak.
Yine bir yerlerde bombalar patlayacak, yine göstermelik, çıkarcı barış güvercinleri uçuracak birileri.
Yine birileri konuşacak, yine birileri dinleyecek.
Yine birileri karıştıracak, yine birileri düzeltmeye uğraşacak.
Yine birileri anlatmaya çalışacak, söz isteyecek, yine birileri anlamayacak, konuşturmayacak.
Yine birileri barış nutukları atacak, yine birileri barışcıl silahlarını (!) satacak.
Yine birileri hastane ya da adliye kapılarında ağlayacak, yine birileri aynı kapılarda sevinecek.
Yine birileri ay sonu hesabı yaparak dertlenecek, yine birileri banka hesaplarına bir yenisini ekleyecek.

Bu liste uzar gider...
İçiniz karardı değil mi?

O zaman, şunları da ekleyelim.
Yine birileri maganda komedi filmleri çekecek, yine birileri bu filmleri eleştirecek, ama son gülen yine yapımcı olacak.
Yine birileri hoptirininam besteler yapacak, yine birileri bu bestelerle oynayıp coşacak.
Yine birilerinin yuvası yıkılacak, ama yine birilerinin yıkılan yuvadan sonra cepleri dolacak.
Yine birileri havaalannda uçak bekleyecek, yine birileri inen uçaktan onlarca valizle inerken halktan kaçacak geniş siyah çerçeveli gözlüklerinin arkasına sığınıp.
Yine birileri birilerine sataşacak, yine birileri "barıştık anacım biz" diye sarmaş dolaş samimi (!) pozlar verecek.
Yine birileri flaş meşhur olacak, yine birileri sessizce kayıp gidecek.
Yine birileri Laboutin ayakkabılarını profil fotosu yapacak, yine birileri "ay biz onun nerden geldiğini de biliriz.", diye çemkirecek.

Ne yineler biter, ne yinelenenler.

Her yeni yıl başında radikal kararlar alınır, ama ne bu kararlar uygulanır, ne radikal değişiklikler olur insan hayatında. Genelde böyledir.
Kaygılanmana gerek yok yani 2010, sen yine "yıl"sın, sadece adın değişecek ya da yenilenecek işte kısaca. ;)
Ne kadar güle oynaya bu değişimi kutlasakta, 1 Ocak sabahı değişen sadece takvimimiz olacak.

Karamsar değilim!
Geride bıraktığım yıllara baktığımda gördüğüm tablo bu.
Tabi ki evlilikler, ölümler, doğumlar, iktidar değişimleri, seçimler, vaadler, el değiştirmeler vsvsvs... değişen sadece isimler, olaylar "tarih tekerrürden ibarettir" sözünü doğrularcasına hep önceki yıllarla aynı.

Yine de yazıyı hepimizin seveceği bir cümleyle bitirmek isterim;
Yine birileri aşık olacak...

Yok, kalp çarpıntılarına, heyecanlara, ilk buluşmalara, şımarmalara, şımartılmalara, karşılık bulamamalara, terkedilip terketmelere, ayrıntılara girmeye gerek yok ki.;)

Şimdi bütün klişe dilekleri ardarda sıraladığımı varsayın.
Ve sonuna bunu ekleyin.
Yeni yılda, sonunda bitse bile en güzel aşkı yaşayın. Çünkü kişiye özel en güzel yaşanmışlık sadece aşk...

Hoşçakal 2010.

23 Aralık 2010 Perşembe

Sarhoş yazılar vol... unuttum!

Sosyalmedya programı izledikten sonra bir kaç blog okudum. Şimdi dedikodu olmasın, isim vermeyeyim. Şirin bloglardı. Yani ülkem 20'li yaş insanlarının, biraz ordan biraz burdan takıldığı şirin bloglar. Bazıları erotik, bazıları güncel, bazıları kendini, aşklarını, üst kat komşusunu anlatan... yani suya sabuna dokunmayan şirin şirin yazılar. Binlerce takipçisi olan diye eklemeliyim. Sosyalmedya programlarına konuk olan şirin kızların şirin blogları.
Şimdi buraya kadar okuyan, ben kıskandım yazıyorum sanıyorsa, bundan sonrasını okumasın.;)

Okuyan varsa... hemen yazayım, kıskanmam!
Üzülürüm.
Ama şöyle...

Talep vardır, arz vardır. Üniversitede az buçuk ekonomi okudum bende.
Üzülürüm, talep arttıkça, bu şirin blog yazarları arzeder.
Haa.. ne arzeder? Neye hizmet eder? Kimi mutlu eder?
Bu yine sosyolojik konu, uzmanlar araştırsın derinden.

Beni okuyanlar biliyorlar ya, meraklıyım.
Tarih araştırırım, nerden nereye geldik, gelirken kimler yolumuzdaydı, kimler neler yaptı, sonuçları neydi... filan araştırırım.
Bu araştırmalarımda hiç rastlamadım, genç "şirin" yazarlar, ülkeleri sıkıntıdayken, kaç kişi cumhuriyetçi arayışındayken, hele hele ülke bölünme aşamasına gelmişken... ketçap, mayonez sevdiklerini filan hiç düşünmemişler, yazmamışlar ki!
Bunları sevene itirazım yokta, itirazım bu kişileri "fenomen" (yaygın söz bu) olarak tanıtıp, tanıtan sosyal medyaya aslında!
Yapmayın.
Rating uğruna şu hataya düşüp, gençliğe bu insanları örnek göstermeyin. Yeni yetişenleri "15 dakika" şöhret olabilecek bu insanlara özendirmeyin.
Hatta "15 dakika" da unutulacak bu insanlara da ümit vermeyin.
Bırakalım blogları hoş hatıralar olarak kalsın.
Sosyal medya tarzı prograların eğlendirici bir misyonu olmasını kabul ediyorum, izlediğim programda eğlenmeyi ben de isterim. Ama isterim ki, böylesi zor zamanlardan geçerken, çok etkin olan sanalın farklı yönleri de tanıtılsın, gücü anlatılsın, bir denge olsun.

Çünkü,
Türkiye'nin bu sorumsuz gençlikle ilerlemesine olanak yok!
Çünkü,
Eğer gençler bir hareket başlatırsa o ülkede gelecek vardır!
Genç potansiyeli mayonezle, ketçapla uyutmayın!
Çünkü,
Türkiye'nin şu aşamada kırmızı jartiyerle salınan hiç bir gence gereksinimi yok!
Giysinler, bu derdim değil, ben de giyerim hatta ama lütfen örnek bu olmasın.

Çok ciddi, çok aklıbaşında genç insan var, ya onları kazandırın, ya rating uğruna siz kazanın. Vatan yahut rating!

Not: yemin ederim, onlarca blog açabilirim. Anladınız siz.

19 Aralık 2010 Pazar

Öyle bir geçer zaman ki...


Evet, konu Öyle bir Geçer Zaman ki adlı, son günlerin rating rekorlarını kıran dönem-aile dizisi.

İlk başladığında beklentiler tamamen bir dönem dizisi olacağı şeklindeydi. Dizi ilerledikçe anladık ki, bir aile trajedisi içinde anlatılan bir "dönem" dizisi.

Bazıları hayal kırıklığına uğradılar, bazıları her Salı kaçırmadan diziyi izler oldular.

Hayal kırıklığına uğramadım. Sonuçta bize bir belgesel sunulmuyordu. Dizi, mutlaka bir konu çerçevesinde gelişmeli, konunun içinde dönemin konuları ele alınmalıydı. Yani benim düşüncem bu şekilde, katılır mısınız bilemem. Ancak rating rakamları, eleştirildiği halde dizinin epey kişi tarafından izlendiğinin kanıtı.

Severek izliyorum.

Sevdiğim tabi ki despot babanın parçaladığı aile ilişkilerini, sabırlı annenin toparlamaya çalışması, bu uğurda katil olmayı göze alması, çocukların başlarına gelen tatsız olaylar değil.

Örnek olması açısından, olumlu buluyorum diziyi.

Bazıları isyan ediyorlar, "yok canım bu kadar felaket bir ailenin başına gelir mi? Bir insan babasını yakmaya kadar işi vardırır mı? Bunu yaparken delirmiş gibi kahkahalar atar mı? Bir baba bu kadar hain olabilir mi? Aman bu ideoloji konusunu da aşka teslim ettiler! vsvsvs"


Dizi'yi, ailenin en küçük oğlu Osman'ın anlatımından izliyoruz. Anlaşılıyor ki, şimdilerde 50 yaşlarında olan Osman, bu yaşa gelene kadar biz pek çok önemli dönem izleyeceğiz dizide. Arada bir de 1980 dönemi olduğunu unutmazsak.

Türkiye bu sancılı dönemlerden geçerken, ailenin yaşamında ne gibi gelişmeler olacak izleyeceğiz. Ya da giderek hoşlanmamaya başlayacağız... bunların hepsi olasılıklar.


Dizinin bugünlerde konuşulan sahnesi, evin büyük oğlu Mete'in isyan ederek, evini ve babasını, hatta kendisinide yakmayı göze alması.

Böyle bir nefret!

Benzini dökerken, "beni neden sevmedin baba?" isyanı, tüm gece boyunca izlerken döktüğüm gözyaşlarının sel olmasına neden oldu.

Alevler yükseldiği anda, Ali'nin ilk söylediği isim "Mete" oldu, ve son sahnede oğlunu kurtarmak üzere hamle yaptığı da gözümden kaçmadı.


Bir itiraz okumasam, bu yazıyı yazmazdım.

Bir arkadaşım bu sahneyi abartılı buldu.

Haklı olabilir. Çünkü yetiştiğimiz çevrenin aynasıyız hepimiz. Kişi, standart bir aile ortamında yaşıyorsa abartılı, daha mutlu bir ortamda yaşıyorsa fazlasıyla gerçek dışı bulabilir.

Bu kişiler için gazetelerin 3.sayfalarında yer alan, karakollarda biten aile kavgaları, geçimsizlik nedeniyle işlenen cinayetler, arkadaşlarla sohbet ortamlarında aniden çekilen bıçaklar, annesini öldüren kızlar, babasını yaralayan erkek evlatlar... hepsi saçmalıktır. Evet, zaten çok yanlış ve saçmadır!

Ama ne var ki, anlamsızlığına karşın doğru haberlerdir ve haberlerin başrolünde olanlar için, kendileri kahramandır!

Eğer çıkardığı yangında babasını öldüremezse, Mete'nin içinde ki öfkenin daha büyüyeceğini, daha farklı intikamlar peşine düşeceğini, başaramadığında kendisine ve çevresine zarar verebileceğini tahmin edebilirim.


Aile, çocuğun yaşamda tanıdığı ilk örnektir. Hepimiz önce annemiz, sonra babamız ve kardeşlerimizle tanıştık. İlk rol modelimiz onlardı. İlk aşkımızı onlara besledik, ilk kızgınlığımızı onlara duyduk, ilk onlara yakınlaştık. Onları taklit ettik. Taklit ederek büyüdük.

Annemiz babamız arasında ufacık bir tartışma bizi huzursuz etti. Daha büyük tartışmalar sinirli yaptı, içe kapanık yaptı. Şiddetli geçimsizlik ise dengesiz yaptı. Taraf belirlememiz gerekti. Kendimizce haklı olanı seçip, diğer tarafa giderek kin beslemeye başladık. Oysa onlar dünyada en çok sevdiğimiz insanlardı!

Küçük Osman, pek anlayamadığı olayların içinde büyürken, yıllar sonra şunu diyecekti, çok sevdiği babası evi terkederken onun arkasından. "Ona acıyordum, bu his en korkuncuydu!"

Gerçekten ne kötü bir histir acımak...


Dizi, Ali'nin seferden eve dönüşüyle başladığında, iki çocuğunun bundan hoşnut olmamasından gördükleri şiddeti anlıyoruz. Annenin çabaları ise, ne kadar fedakar olursa olsun yetersiz. Zaten eline bıçağı alıp kocasının metresini öldürmeye çalışmasından, içinde bulunduğu durumun pek normal olmadığını kısa zamanda farkediyoruz.

Zaten son bölümde, başına gelen tüm aksilikler sonucu, annesine sertçe, "Tüm bu olanlar sizin yüzünüzden!" diye isyan ederken, anlıyoruz ki aslında tek başına babasını suçlamıyor Mete.


Aile içi şiddet, o ailede yetişen çocukların ruh durumlarını etkileyen en önemli neden.

Babadan şiddet gören anne, bu duruma katlandığında, bir zaman sonra, çocukları üzülseler bile anneyi fedakar görmüyorlar. Onu "ezik"likle suçluyorlar. Tersi durumlarda oluyor. Annenin çok baskın olduğu aile düzeninde, bu kez ezik erkek baba, çocuklarına hiç te iyi örnek olmuyor ne yazık.

Özellikle gelir düzyi daha düşük olan ailelerin çocukları, agresif, kavgacı, intikamcı olurken, gelir düzeyi yüksek olan ailelerin çocukları daha farklı eğilimlerle, aile içinde ki durumu görmezden geliyorlar.

Sonuç farketmiyor!

Mutsuz, doyumsuz, problemli bireyler.

İlişkilerinde başarı sağlayamayan, çekingen ya da fazla cesur kişiler...


Dizi oyuncuları, dizinin doğası gereği abartılı rol sergileyebilirler. Amacı, izleyiciye en uç örneği göstermek.


Bense gerçek yaşamda 17 yaşında bir kız çocuğunun, ufacık bir kıvılcımda babasının üstüne atladığını, boğazına sarıldığını gördüm! Yüzü Mete'nin yüzünden farksızdı. Tek fark gülmüyor, sadece ağlıyor, haykırıyordu! Aileyi tanıdıkça çocuğun nedenlerini çözmek zor olmadı.


7 yaşındaki çocuklarını uyumsuz davranışları nedeniyle psikoloğa götürmek isteyen aileye, bir psikiyatrist hocamın verdiği yanıt tokattır, "Siz önce kendiniz için psikiyatristten randevu alın!"


Derler ya, doğurmak kolaydır, önemli olan yetiştirebilmektir.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Gazeteleri netten okumak


Konu yine Twitter'da açıldı.
Gazeteleri nereden takip ediyoruz?

Uzun bir süredir, "caf67" rumuzuyla yazan Zafer Arapkirli, kendisini saygı ve ilgiyle izliyorum, bizlere gazetelerde önemli başlıkları, köşeyazarlarının yazılarını, kendi yorumları ile vermekte.
Kendisinden link rica ettim. Link vermek yerine, gazete almamızı önerdi.
Israr ettim, vakti olmayanlar filan diye... "ben ilginç konulara dikkat çekiyorum, gazete alamıyorsanız netten araştırın bir zahmet" dedi.
Haklı!
Gazete alınmalı, hele ki gazete fiyatlarının gayet ucuz olduğu memleketimde her eve bir gazete girmeli.
Yine biz vakti olmayanlar için, gazeteci bir arkadaşa sordum, biz tıkladıkça bu gazeteler reklam gelirinden para kazanıyor mu diye? (KorayPekozkay) Evet, reklam verenler gazetelerin tıklanma oranlarına dikkat ediyorlarmış.
Zaten eğer bir kazanç yoksa neden gazeteler nette yayınlansın ki?
Vakti olmayanlardan kastım, çalışma temposu içinde gündüz gazeteyi eline alıp okuma fırsatı olmayan ama elinin altında bilgisayarları olan kişilerdir.
Elbette bir kitabı, satır aralarına notlar düşerek, bazı satırların altını çizerek, bıraktığımız yerde sayfaya bir kıvrık atarak okumak çok keyifli.
Günü okurken sayfaları çevirdikçe, elimize bulaşan siyahlık, duyduğumuz koku... gazeteleri de çok çekici kılan noktalar.

Ama...

Gazeteler sabah dağıtıldıktan sonra, yani biz işimize giderken ilk baskılarını okuduktan sonra, günün gelişen "son dakika" haberleriyle internette sürekli yenilenen yayın organları artık.
Yani sabah bayiimizden aldığımız gazete, bizim ülkemiz koşullarında en fazla 2 saat gündemdeki konuları konu ediyor! Sürekli değişiyor konular.
Ve pek çoğumuz artık internet kullanıcısıyız. Ve bir tık ötemizde güncellenen haberler.

Köşe yazarları, bir gazetenin atar damarı. Hiç itiraz edemem.
Ama bir düşünelim, kaç gazete kaç köşe yazarı? Onlarca... Hepsini okuma imkanım ne kadar?
Bizim evimize kaç gazete alma kapasitemiz var?

Ben, itiraf ediyorum, Türkiye ekonomik koşullarında şanslı bir kişiyim. Yayınlanan tüm gazeteleri satın alabilecek güce sahibim.
Ama almam!
Taraf gibi taraflı bir gazeteyi evime sokmam. Hatta daha ötesi "tık"lamak bile istemem. Ama çok doğaldır, karşıtı olduğum bir görüş ne diyor, bunu öğrenmek isterim.
İnternet bana bunu sağlıyorsa, tıklarım. Mümkün olduğunca az, ve tek "tık"ta tüm gazeteye ulaşmak gibi.

Tabi ki gazete alalım, tabi ki onlarca ekmek yiyenin lokmasında tuzumuz olsun, hem de dünya görüşümüz gelişsin, araştırma yeteneğimiz bilinçlensin. Ancak,

internette de tek bir "tık"ımız zaten bu gazetelere para kazandırıyor ki, nette sayfa açmışlar.

Ve çok daha önemli bir konu, sosyal ağlar, bizlere bu okuma alışkanlığını, bazen zoraki bile olsa kazandırdığı için, ben gazetelerin nette yayınlanmasına minnetarım.

Okumak önemlidir!
Gazete takibi önemlidir!
Gazete almak önemlidir!

Ama lütfen... günümüz gelişen teknolojisinde, bize her gazeteyi okuma imkanı veren, kıyaslamamızı sağlayan internet gazeteciliğini, "gazete alın, onlarca yazara katkıda bulunun" tarzı söylemlerle baltalanmasın.

Türkiye okusun!
Netten ya da eline mürekkep bulaşarak!
Bırakın okuyalım!

9 Aralık 2010 Perşembe

Seyirci gözüyle Av Mevsimi


Film hakkında düşüncelerimi yazmadan önce, değinmek istediğim bir kaç konu var izninizle.


Öncelikle, gösterime girmeden önce, aylarca tanıtımı yapılan filmler hakkında çok fazla beklentiye kapıldığımız gerçeği!

Yerli ya da yabancı farketmiyor. Ve o kadar fazla beklenti oluşuyor ki, filmi izlediğimiz zaman yaşadığımız hayalkırıklığı kaçınılmaz oluyor. Çünkü beklenti çıtası yükseldikçe, izleyiciyi her anlamda tatmin etmek zorlaşıyor. Ufak tefek aksaklılar bile gözden kaçmıyor.

Ve, genellikle çok fazla şey beklediğimiz yüksek bütçeli, bol starlı filmlere burun kıvırıyoruz. Oysa çağımız PR çağı. Sadece filmler değil, piyasaya sürülecek yeni bir ürün bile önce tanıtılıyor, merak uyandırılıyor, ve sonra üretime geçiliyor.


Bir diğer konu, Türk sinemasında Yavuz Turgul gerçeği!

Bu güne kadar, nerdeyse çektiği tüm filmlerden bir ve bir çok ödül kazanmış usta yönetmenimiz. Hiç abartmıyorum, ustanın yönetmen, senarist, müzik dalında katkısı olan tüm filmlerini çok severek ve hatta bazılarını defalarca izleyen bir hayranı olarak, kendisine teşekkür ederim.

Hani şöyle bir söz var ya... birazcık farklı dile getirsem, "Gözünden Tosun Paşa, Eşkiya, Muhsin Bey geçmemiş Türk sinema izleyicisi kaldı mı?" ;)


Ve Av Mevsimi...


Her ne kadar katıksız bir Turgul hayranı olsam da, hiç bir filme sevdiğim bir yönetmen çekti, çok başarılı isimler oynuyor... gibi önyargılarla hiç gitmem.

Filme gitmeden önce hakkında yazılan tüm eleştirileri okudum. Genelde olumsuz eleştirilerdi.

O olmamıştı, burası eksik kalmıştı, bu bir cinayet filmiydi ama katil izleyiciye erken belli edilmiş, heyecanı kaçmıştı, Şener Şen lakabı "Avcı" olmasına karşın filmde neden pasifti, sonu bilinen bir film izleyicinin heyecanını nasıl sürükleyebilirdi... vsvsvs. Film akkında okuduğum tüm eleştirilerde ki olumlu ve ortak nokta Cem Yılmaz ve Okan Yalabık'ın iyi oyuncu oldukları konusuydu.


Oysa atlanan bir konu vardı.

Yavuz Turgul, bildiğimiz anlamda klasik bir cinayet filmi çekmediğini, bir cinayetin kişilerin psikolojik dünyasında yarattığı değişiklikleri aktarmak istemiş ve bunu dile getirmişti. Eleştirmenlerin atladığı buydu galiba?

Bunu bildiğim için, cinayet filmi izlemek üzere gitmedim sinemaya.

Ve sonuçta, harika bir film izledim!


Başta Yavuz Turgul olmak üzere, onun pek çok filminde oynamış, yönetmenin ne anlatmak istediğini çok iyi kavramış Şener Şen, "ben sadece komedi oyuncusu değilim!" diye haykıran, tüm performansını ustaca sergileyen Cem Yılmaz, yeni kuşağın en iyilerinden Okan Yalabık, ve bir diğer büyük isim Çetin Tekindor... hepsi inançla yaptıkları işe sarılmışlar ve hepsi devleşmişler filmde.


Film, bir cinayetin anatomisi üzerine kurgulanmış.

Klasik anlamda, bir cinayet soruşturması, katili yakalamak için peşinden gidilen ipuçları, değerlendirmeler...

Ve bu arada, kahramanlarımızın cinayetten bağımsız, ama cinayet soruşturması ile gelişen psikolojik durumlarının özel yaşamlarına yansıması...

Ön planda olan cinayet değil.

Psikolojik gerilim sınıflamasında izlenirse, tüm eleştirmenlerden tam not alacağına eminim.


O cinayet neden işlendi?

O cinayeti sorgulayan polisleri bekleyen güçlükler nelerdi?

Özel yaşamlarla harmanlanmış gerçeklerle, muhteşem bir kurgu dizini izliyoruz filmde.


Şener Şen. Lakabı "Avcı".

Şener Şen'in avcılığını pasif bulanlar olmuş izleyenler arasında.

Bir insanın "avcı polis" lakabını haketmesi için, ille Amerikan filmlerinin bol aksiyonlu, elinde tabancısıyla, kanun tanımayan acar polislerini taklit etmesi mi gerekir? Ya yararlandırdığı deneyimi, ya zekası? Bunları neden görmezden gelmiş acaba, bu yakıştırmayı yapanlar?

Emekliliğine 5 dakika kalmış bir polisin, son soruşturması anlatılıyor filmde. Biraz insaf... ;)


Filmin "deli" lakaplı polisi Cem Yılmaz. Onu izlerken hayran kaldım. Biz onu komedi ustası biliriz ya... Yok! Cem Yılmaz inanılmaz bir karakter oyuncusu. Bunun sinyallerini "Herşey Çok Güzel Olacak" filminde vermişti zaten. Bu rol için ondan başkası düşünülemezmiş.


Çetin Tekindor'un şiveyi abartmadan kullanmasına, onca para ve imtiyaza rağmen, gerektiğinde başını önüne eğebilecek kadar zavallılaşmasına, rolünün hakkını tam olarak vermek diyebilirim sadece.


Okan Yalabık, genç kuşağın bu yakışıklı, sevimli oyuncusu "çömez" kararkterine harika oturmuş. Özellikle son sahnelerde sergilediği oyunculuk izlenmeye değer.


Uzun, durağan, yer yer Fransız filmlerini anımsatan bir psikolojik cinayet filmi Av Mevsimi.


Bazıları, polisi öven bir film olduğunu söylemişler.

Ben övülen bir polis göremedim filmde. Cem Yılmaz ve Okan Yalabık bunun ispatıdır zaten.


Bazıları filmin sonunu biraz kolaycı bulmuşlar.

Sonunu yazmıyorum elbette.;) Belki biraz romantik bir son denilebilir, ama şimdi düşünüyorum da... eğer bir sinema kanunu varsa, ve o kanun filmin sonunda, suçlu mutlaka cezasını çekmeli, diyorsa, sonuç bir şekilde hoşgörülebilir. Burası Türkiye! Filmi izleyenler, izleyecekler ne demek istediğimi anlamışlardır umarım.;)


Çoğunluk ve Av Mevsimi, 2011 Türk Sineması'nda izlediğim en iyi iki film.


Not: Altın Portakal'lı Bartu'nun bu filmde rolü olduğunu, hatta Çoğunluk filmlerinin çekimleri arasında Av Mevsimi sahnelerini çektiğini biliyordum. Ama rolün ne olduğunu bilmiyordum. 5 dakikalık bir figurasyon! Ama muhteşem bir figurasyon. Bartu, bir kez daha büyüksün diyorum sana.;)

30 Kasım 2010 Salı

Sizin kriteriniz nedir?

Bir süredir aklıma takılan bir şey var. Ünlü insanları hangi kriterlerine göre değerlendirmemiz gerektiği...

Geçenlerde Acun'un, iş yaşamında yükselişini konu alan bir blog yazmıştım. Tesadüfün böylesi, iş disiplini ve bu disiplinin getirdiği başarının kaçınılmaz olduğunu Acun üzerinden yazdıktan bir hafta sonra, medyada Acun'un aldatma ve boşanma haberleri geçmeye başladı!
Artık alışık olduğumuz klasik suçlamalar, nafaka istemleri bu kez onun için yazılıp çizilmeye başlandı. Daha önceleri "aldatma" konusunda yazdıklarımı okuyanlar bilirler, bu konuda çok tutucu düşünceleri olan bir insan değilim, açıkcası çok özel yaşama giren bu durumlar ilgi alanımda değil.
Odatv'de çok farklı bir konu okurken, "Acun Ilıcalı bizi nasıl kandırdı" haber başlığı dikkatimi çekince tıkladım.
Haklı bir yazıydı!
Zaten takık olduğum düşüncelerin esiri oldum yine yazıda ele alınanlardan biraz farklı olarak.

Mesleki açıdan, insanları birbirinden farklı kılan, diğerine göre daha üstün olarak geliştirdiği becerilerdir diye düşünürüm. Özellikle yükselen başarı grafiği çizen "ünlü" kişiler için düşünürüm bunu.
Kitleleri kendisine hayran bırakan, sanat, medya, spor dünyasının önde gelen isimleri...
Yetişmekte olan pek çok gencin kendilerine "rol model" olarak seçtikleri kişiler... Pek çoğu işlerini yaparken başarılı, ancak özel yaşamları gözönüne döküldüğünde gördüğümüz, onaylanmayan onaylanmayacak pek çok davranış.
Amacım kimsenin özel yaşamını didiklemek değil.

Hangi kriterlerine göre bu insanlar için değerlendirme yapılmalı?

Sahalarda çok başarılı futbolcularımız vardır, toplumun değer yargılarına ters düşen özel yaşamları...
Efsane sinema sanatçılarımız vardır, ama pek çoğu sansayonel haberlere konu olmuşlardır.
Anne babasını unutan, çocuklarına örnek olamayan ünlüler biliriz.
Uyuşturucu madde bağımlısı kişiler deşifre olmuşlardır, tanırız biliriz ve dinlemekten vazgeçmeyiz.
Dizi sayısı arttıkça, televizyon dünyası ünlülerinin pek çok açığı magazin muhabirlerince yakalanmış, çok kişi "yok artık" demiş, ama dizileri izleyicisini her zaman bulmuştur.
Gece yarıları sarhoş halde sağa sola çatan, araba kullanan, kazalara neden olan ünlülerimiz...
Çapkınlık yapanlar, kumar tutkunları, kaçamaklar vsvsvs...

Aklınıza bir çırpıda geliveren isimler.
Tribünleri dolduran başarılı sporcular, sahnede devleşen ses sanatçıları, ödül sahibi sinema sanatçıları, dizileri izlenir kılan başarılı oyuncular, işini ciddiye alan, sivrilen görsel medya mensupları...

İşlerinde başarılı, ama konusu geçtiğinde "ayy bırak yaa, onun da şu şu saçmalıkları var" dediğimiz ama izlemekten, dinlemekten vazgeçemediğimiz kişiler!
Hatta daha da ileri gidebilirim, sansasyonları arttıkça daha çok izlenen, dinlenen kişiler!

Baştan bu yana kullandığım tek isim Acun olduğu için, onu örnek verecek olursam, kaç kişi izlemekten vazgeçti programlarını, 20'lik çıtırla eşini aldattığı için?

Sorum bu?
Mesleğini iyi yapan, ratingleri mükemmel bu insanları değerlendirirken kriterimiz ne olmalı?
"İyi sanatçıdır ama alkoliktir..." tarzı bir yaklaşım içindeysek, yeni yetişen kişilere model olan bu kişiler için nasıl yaklaşımlarda bulunmalıyız?
"Yaa adam sarhoş marhoş ama işinde bir numara" gibi bir cümleyle karşılaştığımızda, nasıl bir yanıt vermeliyiz?


Aydınlatıcı uzun bir not: Yazının başında, Odatv'de Acun hakkında yazı, onun kişiliği, ve aslında söylediklerinin tersini yapan, kısaca "empoze" edilmeye çalışılan bir model olduğundan sözediyordu. Bu durumu ele almadım bu yazıda. Şahsi fikrim, yazı son derece tehlikeli bir durumu gözler önüne sermiş, bu durum özel yaşam skandallarından çok daha fazla dikkat edilmesi gereken bir durum. Apayrı bir başlık altında incelenecek bir konu.
Meraklısı için yazı 28/11/2010 tarihinde "Acun Ilıcalı bizi nasıl kandırdı" başlıklı yazıdır. www.odatv.com

İkinci not:Kendimle çelişmiyorum. Beni ilgilendirmeyen "çok özel" yaşamlar, yani şu aldatma olayları. Sözettiğim olaylar ise, göz önünde oluşan olaylar.

Son not: Lütfen yorumları bana Twitter'dan değil, yazı altından yapar mısınız?;) Çünkü ben yanıtları alıyorum, ilginize çok teşekkür ediyorum ama benim gibi merak edenlerde olabilir. Hepimiz öğrensek? ;)

26 Kasım 2010 Cuma

Kimliksiz mi, kişiliksiz mi?

Bu gece tam Twitter'ı kapatırken, şu tweet'i okudum,"Kimliğini belli etmeyenleri artık takip etmeyeceğim".
"Beni silebilirsiniz, gönül koymam" dedim, çünkü profil fotom bir artiste ait, ve adım bir nick!
Yani kimliksizim!(!)
Aslında, bu tweeti atan bayan arkadaşın, söylemek istediği farklıydı. O, kimlikli ama kişiliksiz kişilerden sözediyordu. Yani farklı bir kimliğe bürünerek sokulan, kendisini farklı tanıtan, asıl niyetini özel mesajla belli edip, rahatsız edenlerden. Yani "fake" dediğimiz karakterlerden.

Twitter'ın amacı şu sözde gizli, hergün hepimiz okuyoruz; "What's happening?"

Çevirdiğimizde, olan biteni soruyor kısaca. İster gelişen olayları yaz, ister kendi dünyanda olan biteni! Üye sözleşmesinde, "eğer adını sanını doğru yazmazsan, profil fotonda bir artist, şarkıcı fotosu kullanırsan, ya da bir logo sunarsan, seni kabul etmeyiz." gibi bir madde yok. Hal böyle olunca, kimsenin kimseyi "sen kimsin?" sorgulamasına gerek yok. Çünkü Twitter bir chat sitesi değil. Bir tanışma, kaynaşma sitesi de değil. Haa, yadırgamam elbette, insanlar muhabbet ederler, ben de ediyorum, günlük paylaşımlarda birbirlerini sorgularlar, destek ya da karşı çıkarlar, savunurlar... bunlar sitenin kaynaşma amaçlarından en önemlisi ki, "takip" butonu konulmuş. Ama burada paylaşılan ya da tartışılan fikirdir, düşüncedir, kişilerin kimlikleri değil.
Yani adı Ayşe, Mehmet, Ali... farkeder mi?
Çok içten yazıyorum, pek çok tweeti okurken, kim yazmıştan önce tweet içeriğini okuyorum, yanıt vereceksem, yanıtla butonuna bastığım anda farkediyorum kimin yazdığını. Ben insan değil, görüş, fikir takipçisiyim.
Şu anda 800'ü aşmış takipçim var, 350 kadarını ben takip ediyorum. Çoğuyla düzeyli sohbetim var. Takip etmediğim kişilerden gelen tweetlere mutlaka yanıt veriyorum.
İnanmak istediğim şu, beni kimliğimle değil düşüncelerimle takip etsinler, zaten bu inancım tam. Çünkü kendime güveniyorum.
Ama...
Fake hesap dediğimiz kişiler gelir, rahatsız eder, bin numara yapar... o zaman ben de sorgularım, kimsin diye?
Gerçek adı yerine nick kullanan, fotosu yerine logo kullanan, ama paylaşıma adam gibi katılan, düşüncelerini açıkca yazan, hiç kimseye "sen kimliksizsin" demem, eğer saçmalamıyorsa.

Daha önce bir yazımda kimliğimi açıklamama nedenlerimi yazmıştım, okunmamış olabilir, tekrarlıyorum, kendimce nedenlerim var, ve açıklamayacağım.
Yalan bir isim alabilirdim, kocaman gözlüklü, kafam yana eğik sadece dudaklarımın bir kısmını gösteren bir foto kullanabilirdim. Kim bilebilirdi?
Yeterince dürüst davrandığıma inanıyorum kısacası.
Ben ve benim gibi isim, foto kullanmayanlara, ortalık karıştırmadığı sürece kimsede "kimliksiz" demiyor zaten. ;)
Kısaca, yazının başında yazdığım tweet, bu kişiliksiz kişilerden şikayettir. Benim gibi artist fotosu ve nickle yazanlar konusunda diyebileceğim tek şey, güvendiğiniz kadarım. Hiç kimseyi bana güvenmesi için zorlamıyorum.
Unfollow hepimize "bir tık" yakında...
İstediğimse... keşke bu durumları yaratan kişiliksiz kimliksizlerin konu bile edilmediği kültür düzeyine erişmek!
Yine mı çok şey istedim? ;)

21 Kasım 2010 Pazar

Acun Ilıcalı


Acun Ilıcalı...

Geçen gün Twitter'da hakkında şöyle bir espri yapıldı; "Acun'mu Show Tv'den çıktı, Show Tv'mi Acun'dan?"

Eğer ben Acun olsaydım, ve bu espriyi okusaydım, kendimle gurur duyardım!


Acun Ilıcalı, 1972 yılında Edirne'de doğmuş, Erzurum Ilıca kökenli ailenin oğludur. Kadıköy Anadolu Lisesi'ni bitirdikten sonra, okumak istememiş, televizyoncu olmayı tercih etmiş.

İlk televizyonculuğu Beşiktaş muhabirliği olan Acun, sempatikliği ve girişkenliğiyle kısa sürede tanınmış, Şansal Büyüka ekibine girmiş ve Televole macerası başlamış. Kendisine ait bölümde, dünyayı gezmiş, röportajlar yapmış.

Günümüzde pek çok kişi, "Aman biz senin "marabaa Televole diye plajlarda gezdiğin günleri biliriz..." gibi sözlerle, biraz da aşağılamaya çalıştıkları Acun hiç yılmamış!

Daha sonraları bu bölüm, Acun Firarda olarak yayınlanmaya başlamış, ve Acun tam tamına 105 ülke gezmiş, ve bizlere bu 105 ülkeyi, aklımızda kalan renkli görüntülerle tanıtmış.

Artık herkesin tanıdığı bu sevimli insan, 2005 yılında Acun Medya'yı kurmuş, ve ülke çoğunluğunun izlediği pek çok yarışma/show programına imzasını atmış. Üstelik programların içinde sunucu, jüri olarak yer almış, programlarına hep sahip çıkmış, hakim olmuş.


Ben kendisini "Var mısın Yok musun" show programında yakından izleme şansı buldum. Kısaca o çekimlerden sözetmek isterim, bu sevimli, neşeli insanı daha iyi anlatabilmek adına.

Kendisinin "efsane yarışmacılar" diye nitelediği kişilerdi kutuların gerisinde olanlar. Sonraları pek çoğu "Survivor" macerasında yer aldılar.

Program başlamadan önce, yarışmacılar kendi aralarında şamata yapıyorlar, fotoğraflar çektiriyorlar, gülüşüyorlardı. İzleyiciler de onların bu doğal hallerini izliyor, aralarında konuşuyorlardı. Salona neşeli bir uğultu hakimdi. Sanıyorduk ki, birazdan Acun gelecek, ve biz çok eğleneceğiz!

Yanılmışız...

Acun sahneye çıkmadan önce, tüm görevliler herkesi susturdu, yarışmacılar yerlerini aldılar ve salonda çıt çıkmazken Acun sahneye çıktı.

Ufak tefek sayılabilecek, yumuşak ama sert bakışlı bir adam...

Yerine geçti, ve önce yarışmacılara, sonra izleyicilere, gülümsemeden, ciddi bir ses tonuyla program kurallarını anlattı, nerede alkışlanacağını, nerede susulacağını anımsattı... ve çekim başladı!

Biz izleyiciler, tamamen Acun'un direktifleri doğrultusunda, bizi yöneten bir ekibin komutasındaydık. Çıt çıkaramıyorduk, onlar işaret vermeden. Arada program gidişatına sekte vurmak isteyen izleyiciler uyarılıyor, hatta salondan çıkarılıyorlardı.

Sessizce izledik, televizyonda gösterime konduğunda müzikler ve cıngıllarla desteklenip muhteşem bir şova dönüşen kutu açma programını. 3 saat kadar sürdü çekim. Bitiğinde hiç kimse eğlenmemiş, hatta sıkılmıştı. Oysa tv başında izlerken program nasıl canlı, nasıl insanı esir alıveren bir showdu!


O gece anladım!

Acun'un başarılı olması kaçınılmazdı!

O işine çok saygılı, izleyenine saygılı, en ufak bir hatada en yakınını azarlayabilecek kadar programına önem veren bir insandı.

Çok ciddiydi!

Titizdi!

Program televizyonda yayınlandığında biz hep onun güleryüzünü görüyorduk ya... evet, gerçekten hep gülümsüyordu çekim sırasında. Çünkü başarıyordu! Ve yarışmacıları ona saygı duyuyorlardı ne kadar samimi olsalar da.


Ve durmuyor, yeni formatlar arıyordu. Buluyor, bizlere sunuyor, ve ratingleri altüst ediyordu.

Hepimiz bir şekilde, bu programlara göz atıyor, izlemeye başlıyorduk. Hatta eskilerin deyimiyle müptelası oluyorduk!;)


Çünkü bunları bize sunan kişi, işine inanan, ciddi bir kişiydi, hakkında tüm söylenenlerin aksine!


Şimdi...

Bu programlar gerekli midir? Bizi bu programlarla uyutuyorlar mı? Biz 3 saat tv karşısında bu insanların kutu açmalarına, dans etmelerine, oraya buraya zıplamalarına, yeteneksizliklerini sergilemelerine mahkum edilmek zorunda mıyız? vsvsvs eleştirileri var ya... gereksiz!

Bu yarışmaların, showların pek çoğu dünya televizyonlarında yerini bulmuş, ilgiyle karşılanmış hatta rating rekorları kırmış programlardır. İzleyicisi vardır, hele program sahibi işini ciddiye alıyorsa, tadından yenmez!

Evet, biz pek çok problemimizi halledememiş bir ülkeyiz. Ama bu demek değildir ki eğlenmeyeceğiz. Eğlenceye yönelik her program kişinin deşarj olmasına aracıdır.


Ama bizim öyle kemik bir "entel" takımımız var ki... kusura bakmasınlar ama galiba neyi eleştirmeleri gerektiğini ya bulamadılar, ya da meyve veren ağacı taşlamak doyuma ulaşmanın en kestirme yolu diye düşünüyorlar ve Acun'u kurban ediyorlar. Yazıktır! Eleştirilecek pek çok bedava program varken... Acun'u eleştirmek hatadır!

Programlarını seversiniz, sevmezsiniz, izlersiniz, izlemezsiniz... ama takdir kısmında eleştirirseniz ben buna karşı çıkarım! Hele izleyip, sadece eleştirmek için olumsuzluk yaparsanız daha da karşı çıkarım!

Önemli olan yaptığın işe saygıdır. Acun işine saygılı oldukça, daha pek çok show'a imzasını atacak, ve disiplinli yönetimi ile başarılı olacaktır.




20 Kasım 2010 Cumartesi

Keşke...


Elimde bir kitap var, Doğan Cüceloğlu yazmış, Keşke'siz Bir Yaşam İçin İletişim.,

Kitaba henüz başlamadım. Cüceloğlu'nu daha önce bir kaç seminerinde izledim. Kimbilir belki bana tesadüf etti, biraz agresifleştiğine tanık oldum. Hemen hemen aynı konularda dinlediğim Atalay Yörükoğlu bana biraz daha sempatik, biraz daha ulaşılabilir gelmiştir.

Yine de kitabı önyargılara kapılmadan okuyacağım.

Ama günlerdir başucumda duran kitabın adı beni biraz düşündürdü. Keşkesiz bir yaşam?

Bu yazıyı, kitabı okumadan yazmak istememin nedeni bu. Etkilenmeden yazmak!


Keşke...

Sanırım bu sözü kullanmayanımız yoktur. Basit ya da derin nedenlerle, mutlaka kullanmışızdır. Öyle ya da böyle, hepimizin bir, birden çok ya da pek çok "keşke"si olmuştur.

"Keşke"ve "iyi ki" zıt kardeşler. Özellikle Can Dündar'ın nette çokca dolaşan yazısından sonra.


Keşke olmadan iyi ki anlam kazanabilir miydi? Ben bunu sorguluyorum. Bir keşke kaç iyi ki kazandırır?

Eskilerin sözleri vardır, bir musibet bin nasihate bedeldir gibi...

İnsanlar keşke'yi yaşamazsa, iyi ki yi bulabilir mi kolayca?

Ya da keşke'leri yaşamamak için bize sunulan tüm kişisel gelişim kitaplarında yeralan ipuçlarını izlesek, yaşamasak, hep iyi ki'lerimiz olsa...


Bilmem Polyanna sizde nasıl bir etki bıraktı?

Ben Polyanna ile tanıştığımda küçük bir kız çocuğuydum. Biraz yaramaz olduğumdan mıdır nedir, beni bu hayata hep olumlu bakan kız pek etkilemedi. Yıllar sonra bunun yaramazlığımdan değil, yaşamın gerçekleriyle beni hep yüzyüze bırakan, bana bunları hep öğreten canım ailem olduğunu anlayacaktım! Ve hayran kalınan Polyanna öğretisinin aslında nasıl bir saçmalık olduğunu, yaşayarak öğrenecektim!


Hayat bir gül bahçesi değil.

Hayat, iyisi, kötüsü, doğrusu, yanlışı bizim seçimlerimize bırakılarak, yaşadığımız deneyler, sınavlar.

Keşke'yi yaşamadan, "iyi ki" yi öğrenmenin zor olduğu bir sınav.

Yalan söyleyip zor duruma düştüğümde, annem beni karşısına alıp, dürüstlükten söz edip, "Keşke bana doğruyu söyleseydin, sana yardım edebilirdim." demeseydi, "iyi ki" ye nasıl ulaşabilirdim?

Yaşam deneyerek, yanılarak, deneye yanıla doğruyu bularak, deneyim sahibi olarak yaşansa? Daha anlamlı olmaz mı?


Keşke'leri yaşamalı insan! İyi ki'nin tadını, bir sonra ki deneyimde tadabilmek için...


Kitabı okuyacağım.;) Ama yaşayacak çok "keşke"m ve bilinçli bir şekilde "iyi ki" ye ulaşacağımın bilincinde ve mutluluğunda.


Ben hiç Polyanna olamadım ki...



9 Kasım 2010 Salı

Atam


Atam

Sen gittin ya 38'de bize gencecik bir Cumhuriyet emanet edip, senden sonra biz neler yaşadık neler...

Hep dalgalandık, ama hiç durulamadık!

Yok, seni asla unutmadık. Unutmadık ama, biz emanetine...

nasıl söylesem?

Galiba pek sahip çıkamadık Atam. Çok utanıyorum, özür dilerim.

Çok eskilere gitmesem? 10 yılda bir darbeyle 10'larca yıl geri gittik, bunları anlatmasam...

Çok özlendiğin günümüze gelsem?

Atam

Biz var ya...

Kaç kişiyiz biz? diye sorgulamalara düşürüldük! Kaç Cumhuriyet bekçisi kaldık diye kendimizi sınadık.

Şimdi bu hareketi başlatan içerde.

Şimdilerde bunu sorgulayanların kaderi bu!


Ve şimdilerde senin, şehitlerin, gazilerin kurduğun memleket talan ediliyor, satılıyor Atam.

Özelleşiyoruz!

Bize ekonomi tıkırında deniliyor, yutuyoruz, çünkü sahiden tıkırında olan bir şeyler var. Birileri yükselirken, birileri dibin dibine vuruyor ama biz pembe tablolara bakıyoruz. Moody's (burnundan kıl aldırmayan adamlar) bizi yükselen değer listesine aldı! Ama kaç kişi? Ya kaç kişi işsiz? Kaç haksızca işsiz kalan kişi açlık grevinde?

Sorgulamıyoruz Atam!

Sorgulamak yasak artık.


Bir referandum yapıldı Atam. Yeni anayasa'mızı kabul ya da red oylaması.

Bir dolu "lehte" kullanılacak yasa değişikliği vardı maddelerde.

Ama ne iktidar, ne zayıf muhalefet o yasa değişikliklerini konu bile etmedi, takılıp kaldık 80 darbecilerini cezalandırmaya.

Eh... sağcısı, solcusu herkesin bir yarası vardı ya 80 darbesinden.

Ama yine de yaralı bir kısmımız," yapmayın, etmeyin, kanmayın" diye direndiysek bile... referandum sonucu evet çıktı Atam! Biz yine anlatamadık.;(

Şimdilerde soruyoruz, neden hala 80 darbecilerine sorgulama yok diye, cevap 2 gün önce geldi, görevsizlik mi ne... işte öyle bir karar verilmiş.

Referandum sonuçları işliyor şimdilerde Atam.

Takılmadığımız maddelerde!


Haa bir türban sorunu çıktı, onu hiç sorma.

Muhalefet bu sefer ona takıldı, bir oyalanmak, hiç anlatmayayım. İleri derecede komediydi! İleri derecede demokrasiye bizi adım adım yaklaştıran... (!)



Atam, seni özledik, seni arıyoruz anarken...
Çünkü tembeliz!

Çünkü biz senin gibi olamadık!

Çünkü biz yaratmaya değil, güdülmeye esir olduk!

Çünkü biz korktuk!

Çünkü bizi bencilleştirdiler!

Çünkü bizi öyle bir darboğaza soktular ki, "önce vatan" yerine "önce ben" diyecek kadar bencilleştik!


Atam

Diyorlar ki sen şimdi yattığın yerden kalksan derslerini verirmişsin.

Ben diyorum ki, sen kalksan önce bize hakettiğimiz tokadı atarsın!

"Bursa nutkumu hiç mi okumadınız gafiller?" dersin!

"Size Gençlik Nutku bıraktım, bu mu benim yolumdan gelişiniz?" dersin!

Hatta...

Yok elim titredi Atam, hatta sen bize ne desen haklısın!

Biz sana borcumuzu, profillerimize fotonu koyarak, "Ne mutlu Türküm diyeneeee" diye "e"leri uzatarak yazarak ödeyemeyiz ki;(


Sana çok borçluyuz Atam!

Çok...


Cahilce karaladım, ama bil ki yolunda ilerlerken cahilliklere düşmeyecek kadar izindeyim!

Ne mutlu Atatürk devrimlerinin gerçek takipçilerine!

Ne mutlu Atatürk şimdi dönse diye ağlamayıp, Atatürk devrimlerine sadık kalarak, O büyük önderin yolunda yaratarak, yaratıcılığıyla ilerleyebilenlere!

Ne mutlu... şimdilerde azınlık olsak bile, asla senin yolundan dönmeyecek olanlarla yeni devrimlere imza atabilecek yürekte olup kavgadan korkmayan "Bağımsız laik Türkiye" diye yürekten bağırabilenlerle elele ilerleyebilen bizlere!


Sen rahat uyuyana kadar, Türkiye Cumhuriyeti'nin bekçisiyiz!

Sen rahat uyumazsan, bizim gafletimizdir, sakın bizi affetme Atam!

















8 Kasım 2010 Pazartesi

Özlemeyi bırakmak?

Özlemeyi bırakabilmek...
Bir an, sadece bir an gözlerinizi kapatın ve düşünün özlediklerinizi.
Ve şimdi gözlerinizi açın, derin bir nefes alın ve artık dönmeyecek olana özleminizin peşini bırakın.


Ne hissettiniz?

Ben de onu hissettim işte...
O burukluğu!

O gitti!
Öyle ya da böyle.
Ya da siz gittiniz!

Bir yaşanmışlık terk edildi, çok mu önemli terkeden?
Ya siz, ya o... bir şekilde gitti!

Yaşamım boyunca hiç ama hiç bir birliktelik nasıl sonlandı diye bakamadım ben. Hep öncesini düşündüm. O ilk anları...
Bir bebeğin anne kucağına, baba şefkatine ilk teslim edilişini,
ilk oyun arkadaşını,
ilk öğretmenini,
ilk paylaşmalarını,
ilk okuduğu romanın yazarını,
ilk şiirinin ozanını,
ilk saçmalığını,
ilk yalanını,
ilk başarısını,
ilk başarısını paylaştığı arkadaşını,
ilk arkadaşlıktan dostluğa uzanan yolu keşfini,
ilk aşkı,
ilk hayalkırıklığı,
ilk hayalkırıklığında yanında olanlara "işte bu dost" diye diye yola devam etmeleri...

Ne kadar çok ilk eklenebilir değil mi?
Ama ne ilginç, hayatımıza şekil veren ilkler değil sonlardır hep.
Oysa ki, sonlarda hep ilk'ler değil miydi?
Biz aslında iyi kötü ne yaşadıysak, ne öğrendiysek, hep yaşamımıza giren ilk'lerden öğrendik aslında. Ve her yaşımızda... hep bir ilkimiz oldu. Doğru ama yanlış, hep bir "ilk"ten öğrendik sevmeyi, sevilmeyi, hayal kırıklığını, sevinmeyi, üzülmeyi...

Özlemeyi nasıl bırakabilirim ben şimdi bana bir dolu şeyi öğreten bunca iyi, kötü, arkadaş, dost, düşman insanı?

Bırakabilirim bencilce!
Ama her "ilk"in yeni bir özlem olacağını nasıl yoksayabilirim?

Not: Keşke Levent Kazak bu gece bunu demeseydi...

7 Kasım 2010 Pazar

New York Türkiye bağlantısında kaç minare?


New York'ta 5 Minare filmi gösterime girmeden çok önceleri film hakkında bilgiler basına sızdırılmaya başlandı.

Fragmanlar sanal dünyada gösterime girdi.

Adana ve Antalya film festivalleri sırasında Mahzun Kırmızıgül, bu festivallerin amacını küçümseyecek cesaretiyle demeçler verdi. Körler sağırlar birbirini ağırlar demeye varan suçlamalarına varan ağır eleştirilerdi bunlar. Kaldı ki, Antalya Film Festivali jürisi, henüz ilk filmi olmasına karşın, üstelik gişe başarısı olmayacağı nerdeyse garanti olan bir filme ödül yağdırdı; Çoğunluk büyük ödülleri aldı! İsmail Hacıoğlu'na karşın Bartu Küçükçağlayan En iyi Erkek Oyuncu ödülünü, diğer başarılı isimle paylaştı; Serkan Acar/Gişe Memuru

Küçük bütçelerle çekilen, tam izleyicisini ilgilendiren, gişe kaygısı taşımayan filmlerdi. Gişe Memuru'nu henüz izlemedik ama Çoğunluk'u 100 kişilik bir sinemada 15 kadar izleyici ile izledim. Sonuna kadar hakedilen ödüller olduğuna inanıyorum.


Dün gece, zar zor bilet bulabildiğimiz, rekor bütçeli, bolca "ünlü" oynatılarak çekilmiş olan New York'ta 5 Minare'yi izledim.

Filme, sinema sevdasına çok güvendiğim, ve kitaplarını, Arka Pencere dergisindeki eleştirilerini kaçırmadan okuduğum Burak Göral'ın film hakkında yazısını okuduktan sonra gitsemde, önyargılı olmayacağım diye kendime söz verdim.


Film başladı...


Bir patlama oldu! Ve memleketin bir kalemi daha susturuldu.

İyi başlangıç dedim. Bir hesap sorulacak.

Yok, sorulmadı. Sadece bir yazar daha, klasikleşmiş arabaya bomba koyma tuzağı ile öldü.



Devam...

Bir tarikata baskın. Takır takır patlayan silahlar... Ve elbette kahramanlarımızın başarısı.


Film devamında, gözünden kanlı yaşlar akıtarak "iyi insan olun" mesajı veren imam Ali Sürmeli, bu filmin sonuyla bağlantılı bir mesajdı sanırım, Mhp andı, tarikat "hu"lamaları... O "hulamalar" çarpıcı bir müzikle verilmiş, dolayısıyla etkilenmemek elde değil, ama ben tam o anda Haluk Levent konserlerinde kafa sallayanları düşündüm, o başka!

Ha tabi, arada yeni mezun polislere görevlerinin ne olduğunu anlatan, Arka Sokaklar dizisinin baş komiseri, iyi polis Zafer Ergin'in nutku! Zafer Ergin alkollü araba kullansa bile, bu cezadan kurtulur inancım daha bir pekişti nedense. O kadar inanmış yani...


Devam...

Ana konu, ABD vatandaşı olmuş, nur yüzlü, namazında niyazında, şivesini hiç kaybetmemiş, Amerikalı dünya tatlısı bir kadınla evlenip, ailesine sadık bir kız evlat yetiştirmiş ama terörist, ama aslında vatan haini, ama aslında göründüğü portreden çok farklı yaşayan, ve acar polisimiz Fırat Baran (Kırmızıgül) katkılarıyla keşfedilen terör zanlısının Deccal'in (Haluk Bilginer) ABD'li ajanlar sayesinde yakalanışı, İngilizce bile bilmeyen ama üstün hizmet performansından dolayı suçluyu almak için ABD'ye gönderilen Fırat ve yardımcı polis Acar'ın (Musti) beraberliği... Ve kim olduğu izleyiciye bırakılan Marcus (D.Glover) yardımlarıyla Deccal ya da filmde anılan adıyla Hacı'nın kaçırılışı...

Ama Hacı o kadar iyi bir Müslüman, o kadar Allah yolunda bir adamdır ki...

Kendisi teslim olmak ister! Fırat ve Acar yanındadır. Acar çoktan adamın suçsuz olduğunu anlamıştır. Ama nedense Fırat asidir, bu iyilikçi adam kendisine "oğlum" dedikçe, "Bana oğlum deme!" diye sertçe bağırır.

Kızının "aman babam tutuklanmadan evleneyim, mürüvetimi görsün" diye apar topar evlendiği ve Hacı Deccal'ın cep telefonu kamerasından izlediği düğün törenini duygulanarak izleriz.


Sonrası...


İşte yakalanma... Türk polisi adaletine teslim, kendisine yöneltilen bütün suçlara "ben değilim aradığınız" itirazları ve başına gelen ne varsa "Allah'ın takdiri" diye bakan, sükuneti elden bıakmayan mazlum Deccal (Hacı).

Öyle ki... Tüm nefretine karşın, Fırat bile inanır Hacı'nın,sorgulamalar sonrası, Deccal olmadığına!

Ve birden...

Gerçek Deccal yakalanıverir!

Tesadüf bu ya... Bizim Hacı'nın yan gözaltı koğuşuna konuverir.

Ama ne koğuş... nevresim takımları pırıl pırıl... (Hani film uluslararası ya, galiba Kırmızıgül bu tertemiz çarşaflarla Geceyarısı Ekspresi imajımızı yıkmak istemiş diye düşündüm).

Orada sakin sakin "inanın, inanç yeter" konuşması Hacı'nın...


Ve Bitlis!

NewYork'un Bitlis'e bağlanması...

Çünkü Hacı Bitlis'li!

"Sular bulanmasın" (!) diye dönemediği memleketine, annesine yıllar sonra kavuşması.

Ve birden filmin töre gerçeği!

Aslında babasının katilini arayan bir polis memurunun kişisel hırsıyla tanışmamız, bu mükemmel insanı boş suçlamaları, terörist ilan edip ABD polisini bile yanıltması...


Sonunu yazmıyorum.;)

Ufak bir mantık hatası var, 73 yılında babası öldürülen Fırat... Katili Hacı, minicik bir çocuk! Oysa filmde görünen Fırat, Hacı'dan yaş olarak epey küçük. Neyse... ;)


Film bitti...


İyi müziklerle desteklenmiş bir film. Müzik seçiminde oldukça başarılı bir ekibi var Kırmızıgül'ün, tartışılmaz. Ellerine sağlık.


Senaryo 11 yıl önce yazılmış, henüz gerçek sahibi DNA testi yapılamadığından ortaya çıkmadı. Hadi Kırmızıgül diyelim... Günümüze uyarlamak için epey eklemeler yapılmış. Senaryo çok güçlü olmadığından belki gerçek sahibi peşini bıraktı, bilemem.


Ve...

Burak Göral, çok iyi niyetle, Kırmızıgül sinemasından sözetmiş, haklıdır. İlk 2 film, başı sonu belli bir öykü için kurgulanmıştı, ama bu film Mahzun için bana şunu düşündürdü. Sanki birileri ona "al bu para, bu 1.5 saatte ne anlatabilirsen anlat! Ama bizi iyi anlat, yani "iyi"..." demiş, ve bu film ortaya çıkmış.


Gişesi zirveyi zorlar eminim.

Çok içten itiraf ediyorum, filmi Türkçe izledim ama bir kezde İngilizce izlemek için bende gideceğim.

Bugün filmi satın alan, gösterime sokacak pek çok ülke oldu.

Türk sineması adına başarı... diyebilir miyim?

Keşke "helal olsun Kırmızıgül" diye içten seslenebilseydim sana...

Olmamış Kırmızıgül.

Saptırmışsın.



Küçük ama büyük bir not sinema tutkunlarına: Filmlere gitmeden önce okuyun derim; www.arkapencere.com


Bir diğer not: Burak Göral kitaplarını bulabilirseniz hemen alın. Bu filme onun eleştirisine karşın gittim, ve "aklın" değil, "akıllı düşünenin yolu bir" diye düşünmeye başladım. Büyüksün hocam.


Son not: Reklam yapmıyorum! Hakedene hak teslim ediyorum. Halay çekenleri görünce ülke insanını dışlayabilenlere inat!


En son not: Haluk Bilginer... Harikasın!

2 Kasım 2010 Salı

Sarhoş yazılar vol:bilmemkaç

Amerika'da karşıdan karşıya geçmek üzeresiniz ve yayalara kırmızı yanıyor, ve üstelik hiç araç yok! Geçmezsiniz, beklersiniz. "Abi ben gerizekalı mıyım" diye düşünür ama geçmezsiniz. Tabi iyi bir terbiye almışsanız!
Avrupa'nın herhangi bir yerinde, sigara içmek serbest olsa bile yaktığınız anda kafalar size çevrilir, öyle bir ikinci sınıf hissedersiniz ki kendinizi, söndürürsünüz. Tabi iyi bir terbiye almışsanız!
Türkiye'de iyi terbiye almak çok gereksizdir. Çünkü iyi terbiye alanlar "salak"tır! Kurallara uygun davranışlar sizi sadece "salak" yapar açıkgözlerin gözünde! Ve elbette asla dışlanmak istemez hiç kimse, "geçerim abi ne var, yaparım abi ne var, kolaysa abi ne var..." diye diye...

Bir başka yazıda, "Biz Türkler..." diye başlayan ve trajedilerimizi (!) komiklik olsun diye paylaşan kişilerden hiç hoşlanmadığımı yazmıştım. Neden adam olamayız, kendimce açıklamıştım. Olamayız!
Oldurmuyorlar çünkü!
Çünkü biz yayalara kırmızı yanarken, aralardan derelerden geçmeyi marifet sayarız. Çünkü biz yasaklar varsa, delmeyi bulmanın yollarını marifet sayarız, başbakanlarımız eşliğinde hemde!
"Kanun bir kere delinse ne olur ki?" "Ben youtube'ye girebiliyorum!" diyen başbakanların çocuklarıyız biz!
Ee o zaman bu yasaklar eşliğinde aslında sonsuz özgürlüğümüzü neden kullanmayalım? Neden devlet büyüklerimiz "hadi aslanlar" derken, korkak bir kurt olalım?

Senaryolar yazılıyor ve biz 80 ihtilalinden sonra hep bize verilen rolleri oynamaya gönüllü edilgenleriz!
Uyutulmaya gönüllü edilgenler. Ama bir açık bulun sıyrılın... öğretilen edilgenler!
Bir kaç "yırtınan" çıkıyor, "yırtındığıyla" kalıyor.
Çünkü o arada bilmemkim bir klip çekiyor ve canım Türkiyem o klibe kilitleniyor!
Birileri aynı anda bir okul için yardım topluyor.
Birileri aynı anda otistikleri tartışıyor.
Birileri aynı anda futbol konuşuyor.
Birileri aynı anda sinemada.
Birileri aynı anda "sanat" tartışıyor.
Birileri aynı anda... aynı anda... aynı anda...
Türkiyem kendine uygun olanı tartışıyor!

Ama benim canım ülkem hiç "biz ne zaman adam oluruz" tartışmıyor! Sadece kafasına göre yazıyor arada...
Kendine uygun adam kılığını bulup giyiveriyor.;)
Ama biz suya yazı yazma dalında hep birinciyiz!

Sular akar giderken öyleee bakarız.
Kimse şikayet etmesin!

Kasım'da aşk başkadır... unutmayın.

28 Ekim 2010 Perşembe

İçimin yolculukları


Bir yolculuğa çıktığım zaman, araç ne olursa farketmez, hareket ettiği anda geride bıraktıklarım gelir aklıma.

Hani romanlarda, filmlerde hatta şiirler de vardır ya, başını cama yaslama olayı... işte tam beni anlatan bir sahnedir o. Düğüne, cenazeye, tatile farketmez, ne amaçla nereye gidersem gideyim, şehir arkamda kaldıkça hüzünlenirim. Bir daha dönemeyecekmişim, dönsem bıraktıklarımı yerinde bulamayacakmışım gibi gelir. Küçücüklüğümden beri...

Kendimi üzerim. Bazan ağlarım bile.

Öyküler yazarım hayalimde, hep ayrılıklar üzerine kurgularım öyküleri.

Kimbilir belki de dönüşlerimde bulamadığım kişilerim, anılarım nedeniyledir bu hüzünlenmelerim.

Sıkıca kapatırım gözlerimi, kulaklarımı tıkarım, ne dışarda ki manzara, ne doğanın muhteşem renkleri, ne çalan neşeli yol şarkıları...

Umursamam.

Her yolculuk, geride kalan her anı yüklü şehir, cama yasladığım kafamın içinde kendimle geçmişe uzandığım bir yolculuktur aslında.

Kulaklarımdaki tek şarkı, sözü olmayan, olabildiğince az enstümanla çalınan, hiç kimsenin duymadığı, bilmediği bir melodidir.

Benim geçmişim, benim şarkım.

Belki de rutin yaşamımızın koşturmacası içinde anıları yaşamak, sakin kafayla muhasebesini yapmak zorlaştığından mıdır nedir, bu yolculukları severim. Doğrusu, yanlışıyla yaşadıklarım.

Kapalı gözlerimin gerisinde, yol boyunca aralıklarla dikilen canlı insanları görürüm öykülerim bitince. Kimisi gülümseyen, kimisi mutsuz, mutlu, acılı, bencil, riyakar, dost... yaşamımın insanları.

Her biriyle ayrı bir paylaşmışlık, bazen sevinci, bazen üzüntüyü. Yediğim darbelerin kahramanları ayrı, benim tokat attığım kişiler ayrı.

Her yolculukta, bir kişi eksilirken bir yenisi yerini alır.

Yaşam bu değil mi zaten? Hayatımıza girenler, çıkanlar, iz bırakanlar, gitmesini istemediklerimiz, bazen kal diyemediklerimiz.

"Yol bir yere gitmez aslında, o bir durma biçimidir.", der ya şair, yol gitmez evet, sadece geride kalır. Giden bizizdir. "Bu yol nereye gider?" diye sorusunun yanıtı, "yaşamımın kıvrımlarına"dır benim için.

Severim yolculukları, karşıma çıkan yüzler her zaman mutluluk vermesede...

Ama yaşam hep mutlu olmak değildir ya?

Ya da hep hüzün taşımaz ki?