29 Temmuz 2011 Cuma

Evcil hayvanlar, çocuklar, tatil

Tatil günlerindeyiz, hepimiz sırayla gidiyoruz geliyoruz, ve özellikle çocukların gürültücülüğü ile ilgili pek çok şikayet okuyorum.
Birbirine bağlantılı bulduğum 2 konuyu paylaşmak istiyorum bugün.

Blog ve Twitter takipçileri biliyorlar, parasını 3 ay önceden yatırdığımız halde, internet sitesinde evcil hayvanlarla ilgili tek bir uyarı olmayan devremülkümüze 3 aylık köpeğimiz Alex yüzünden alınmadık! Alex 3 aylık 3 kilo ve 50cm boyutlarında yavru bir York Shire Terrier.

Evcil hayvan besleyenler çok iyi bilirler ki, özellikle yavru hayvanları, tatile çıkarken komşuya, veterinere bırakmak onlara yapılacak en büyük zulümdür.

Bizler hep "sözde" katılıyoruz bazı kampanyalara, ya entel ya dantel işte artık herneyse, kendimizi farklı tanıtıyoruz. Sokak hayvanlarına bir kap su projesine hepimiz canı gönülden destek verir gibi yapıyoruz örneğin? Ama hayvan haklarına hangimiz ne kadar saygı gösteriyoruz belirsiz! Acımasız gelebilir ama ben kendi adıma bu konuda duyarlı kişilerin gördüğümüzden çok az olduğuna inanıyorum.

Kapı önüne konulduğumuz devremülkün alanına baktım tepeden. Muhteşem parklar, gezinme alanlarıyla dolu koskocaman bir alan.
Daha sonra evcil hayvan kabul edilmeyen pek çok otelin internet sitelerinde, yayılmış oldukları alanları inceledim, çoğu inanılmaz geniş alanlara sahip oteller.
Apart sahibi bir arkadaşımı aradım, uzun süredir oteller evcil hayvan kabul etmiyorlarmış. Gerekçelerinde haklı olabilirler. Çünkü bizler ne yazık, parasını verdim ya, düdüğümü istediğim gibi çalarım!" zihniyetinde çoğunluğa sahibiz.
Evimizde 15 gün çarşaf değiştirmeyiz ama alarmlar sürekli yinelendiği halde, küresel ısınma filan demez, otelde çarşafımızın her gün değişmesini isteriz!
Eh kimbilir kaç evcil hayvan sahibi köpeğine kedisine, odaya, asansörlere pisliğini bıraktırdı, yemek salonlarında, plajlarda rahatsız olabilecek insanları hiç düşünmeden, "bir şey yapmaz" mantığıyla serbest bırakıp, olumsuzluklara neden oldu ki, böyle bir karar alındı.

Karara saygılıyım ama,
Hayvan haklarını es geçemem!


Kafamda projeler ürettim tatil boyunca.
En azından, geniş alana yayılmış işletmelerin, evcil hayvanlar için bir bölüm ayırabileceğini düşündüm. Hayvan odaya alınmasın, insanların kullanım alanında serbest bırakılmasın. Hatta belli bir yaştan sonra bu işletmelerde hayvan kabul etmesinler. Sınırlama getirilsin. Ama sahibinin kokusunu duymaya muhtaç minik yavrular bu haklarından mahrum bırakılmasın.
İnanın, bu uygulamalar işletime konulabilir, hayvan hergün sahibini görebilir, onun elinden mamasını yiyebilir.
Ve hayvan sahipleri bu konaklama alanlarını tatil için tercih hakkına sahip olabilir.
Ve ne insan ne hayvan hakları ihlal edilir!

İkinci konu gürültücü çocuklar

Köpeğimizi kabul etmedikleri zaman, ilk itirazım şu oldu devremülk yönetimine; "Bende çocuk gürültüsünden, havuza işemelerinden, yalınayak koşuşturmalarından, anlamsız çığlık atmalarından şikayetçiyim! Atacak mısınız onları da kapı önüne? Sonuçta ben müşteriysem, bunu istemek hakkım olur bu durumda!"
Bu yalan değil, gerçekten gereksiz çocuk gürültüsüne tahammülü olmayanlardanım.
Hatta, terbiyeli evcil hayvanların çok daha uyumlu olduğunu bile söyleyebilirim.

Ama

Asla çocuklara kızmam, kızamam!
Çocuk doğası gereği meraklıdır, henüz topluma uygun yaşama kurallarının bilincinde olmadığı için yüksek sesler çıkarabilir. Tezcanlı, enerji doludur. Yürümek yerine koşturur. Düşer kalkar ama koşmaya devam eder. Suya girince oynamak ister. Restoranda büyükler sohbet ederken sıkılabilir, çevre masalara yanaşır.
Çocuktur sonuçta!

Ama çevreye yaydıkları gürültü, şımarıklık abartılıysa suç asla çocuğun değil, çocuğuna eğitim vermeyi başaramamış ailenindir!
Çocuklar en kolay öğrenen varlıklardır.
Ama tehditle bir şeyleri öğretmeye çalışmak ne hatadır.
Lütfen çevrenizde ağlayan, gürültü yapan çocukların ailesinin konuşmalarına kulak verin, büyük çoğunluk, "seni polis vericem, bak amca kızıyor, çekicem şimdi kulaklarını vsvsvs" Ha bir de toplum içinde çocuğa şiddet uygulayan aileler var ki, tamamen hasta ruhlar diyorum ben onlara.
Aileler ne zaman çocuklarının akıllı birer varlık olduğunu kabul eder, onlarla yetişkinlerle konuştuğu gibi ciddiyetle bir takım kuralları paylaşırlar, bu sorunlar ortadan kalkar.
Yani lütfen "şımarık çocuklar" diye nefret dolu söylemlere girişeceğinize, "nasıl anne baba bu insanlar" diyerek, ebeveynlere yüklenin, çok şikayetçiyseniz.

Çocuğunun uyumsuz davranışlarından şikayetçi bir aile, psikiyatrist kapısına dayandığı zaman, iyi bir uzman'ın yanıtı bellidir aileye, "sorunlar sizden kaynaklı olabilir, önce sizin tedaviniz daha yararlı olur."

Bu yazıyı yazarken, Mutlu Tömbekici, bu haftaki yazısında "çocuk alınmayan" otelleri listeleyeceğini yazıyordu Twitter'da.
İstediği tatili yapmak herkesin hakkıdır elbet, ama birileri bir şeyleri talep ederken, diğerlerinin talepleri gözardı edilmezse!

Çözülemeyecek sorun yoktur, belli düzenlemelere ve koşullara uyulmak suretiyle.

Bir uzun not: Dün site havuzundaydım. 5 yaşlarında bir kız çocuğu, annesinin cep telefonundan bangır bangır yaydığı müzikte apaçi dansı yapıyor, anneannesi havuzda bulunanları tempo tutmaya çağırıyordu. İnsanlar ister istemez bu eyleme katıldılar. Daha sonra anneanne çocuğun kolluklarını taktı ve havuza girdiler. (Ayrıca bir çocuk havuzumuz var)
Ve buyrun sohbete;
Anneanne: "En güzel benim!"
Çocuk çığlıkçığlığa, "Hayırrrrrrr benimmmm!"
Anneanne çevredekilere seslenerek: "Bakın şimdi nasıl çırmıklıycak beni, ben kraliçeyimmmm!!"
Çocuk annenanenin yüzünü tırnaklayarak, agresif çığlıklarla: "Hayırrrrrrrrrr benimmmmmmmmmmmmmm!!!"
Çevreden kahkahalar!
Anne şezlongta sigarasını içiyor bu arada!
Kime kızdınız?
Yorum sizin!

19 Temmuz 2011 Salı

Tatil

Yine uzun olmuş yazmayalı...

Yeniden çalışmaya başlayacağımı Twitter'dan duyurmuştum Haziran sonunda. İşe alındığı gün, tatil izni alma yüzsüzlüğü gösterip, "lütfen amaa" şımarıklığında türlü şirinlikler yapıp, 15 gün izni koparabilme keyfiyle tatil valizimi hazırlarken, bir gün sonra yaşayacağımız trajediyi hayal bile etmiyordum. Tabi ki, tatile birlikte çıkacağımız arkadaşım Ece ve sevimli York Shire Terrier'i minik Alex'te!
Bodrum Türkbükü'ndeki devremülkümüzde muhteşem bir tatil bizi bekliyordu hesapta. Üstelik aynı gün Ali ve Ayşe burnumuzun dibinde evleneceklerdi!
Alanda tam da önümüzde check-in yaptıranlar Neşe Erberk ve Zeynep Tunuslu olunca, az biraz muhabbet edip gülüşünce, çevredeki vatandaşların bizi de düğün ekibinden sanmalarına şaşırmayın. Biz de o havaya girmedik değil yani.;)
Uçak havalanıp, İstanbul ardımızda kaldığında biz hayallere yenilerini çoktan ekliyorduk.
Hele ki alanda bizi karşılayan, sigorta şirketi Back-Up'ın güleryüzlü ve kravatlı şöförü valizlerimizi BMW bilmemkaça yüklerken havamızın Erberk'i filan gölgede bıraktığına şüphem yok! Şirkete bayıldığımız 75lirayı sonuna kadar helal ettik yani.;)
Öğlenin deli sıcağında, devremülkümüze ulaştık. Şöförümüz artı 22kg fazlalığı olan valizlerimizi ve bizi kapıda bırakıp gözden kaybolurken,

"Buraya köpek kabul etmiyoruz!" dedi,

kapının önünde ellerini beline dayamış, hiç gülümsemeden konuşan, ve sanki o yaşına kadar hiç gülümsememiş izlenimi veren kadın!
Alex şu hiç büyümeyen, benim hep "bunlar kaç pille çalışır" diye dalga geçtiğim minicik, sesi soluğu çıkmayan bir köpekcik ve henüz 3 aylık. Çantaya saklasan kimse farketmez. Ama devremülke köpek alınmayacağını nerden düşünebilirdik ki? Üstelik internet sayfasında böyle bir uyarı yoktu! Bunu söyledik, onu söyledik, bizi kapıda bırakmayın diye yalvardık, gidecek yerimiz yok diye ağladık, "burda çocuklar yok mu, onlarda bizi rahatsız ediyor, hadi atın onları da" gibisinden saçma sapan tehditler savurduk, nafile!

Geceyi geçirebilmek için bir yer arama telaşında atladık bir taksiye. Orası,burası derken taksimetre 175 lirayı gösterdiğinde bir apart bulabildik. Ama o da ne? Daha adımımızı atmamızla, köpek kokusu alan iki Alman kurdunun üstümüze saldırması, çığlıklar, kaçışmalar... çaresiz yine bindik taksimize.
Yapacak tek bir şeyimiz vardı, Ece'nin ailesinin Antalya'daki yazlığına sığınmak.

Bodrum'dan direk uçuş yok!

Türkiye'nin en gözde tatil beldesinin havaalanı 3 oda bir salon büyüklüğünde, büyükçe bir ev görüntüsünde. Bir tek kafe'si var, kliması yok!
Ankara aktarmalı Antalya uçağımız akşam 9'da ve önümüzde tam 4 saatimiz var!
Başımıza gelen ne olursa olsun,moralimizi bozmamaya kararlıyız. Saçmasapan şeylere gülerken, tatil için ayırdığımız paraların yarısını taksi, uçak biletleri, kafe derken yedik bitirdik!
Artık başımıza gelebilecek herşeye hazırız. Şerbetlendik mi ne derler ya, aynen o durumdayız.

Gece saat 1.5, nihayet Antalya!

Çevre ilçelerini bilmiyorum ama Antalya merkez turist potansiyelini epey yitirmiş. O her bir yanda gördüğümüz, bacak uzunluğu Türk kadınlarının boy ortalamasına nerdeyse eşit güzelim Rus kadınları sayısı bile elin parmakları kadar. Geceleri sokaklar boş.
Zaten daha tatilin ilk sabahı, tv magazin programlarından biri tatil yörelerimizi gösterirken, Bodrum, Çeşme, Kuşadası gibi beldelerden renkli plaj ve gece hayatından bol ışıltılı görüntülerinden sonra, sıra Antalya'ya gelince Düden Şelaleleri'ni göstermesinin ardından, acı gerçeği anladık ki, tatil hiç hayal ettiğimiz gibi geçmeyecek!
Yine de...

Tatilin kötüsü olmaz

diyorum.;) En azından kafa dengi dostlarınızla beraberseniz.

Bu tatil sonunda bazı aksaklıklarımızı giderebilmenin formüllerini geliştirdim kafamda. Özellikle son günlerde sıkça okuduğum, rahatsız eden çocuk gürültülerinin kaynağına inmeye çalıştım. Benim kafada kurtlar hiç uyumaz ya!;)
Bir dahaki yazıya...
Sevgilerimle.

Not: Çalışma yaşamına çok hızlı bir geri dönüş yaptım. Sanal platforma fazla vakit ayıramıyorum ama çalışmak, üretmek insana kendisini iyi hissettiriyor.

24 Haziran 2011 Cuma

Kısacık bir açıklama

Bloğa yorum yapamıyorum bir süredir. Ayarlarımda bir sorun var.
Kısa bir açıklama yapmak zorunda hissettim kendimi, son yazdığım yazı konusunda bazı yanlış anlamalar olmuş, toplu halde yanıt verebilmek için.

Yazıyı okuyanlardan ve benim yaşantımı çok iyi bilen bir dostum aslında son durumda objektifliğimi kaybettiğimi iddia etti, ki yanlış değil. Zaten yazı sonunda bu objektifliğin insanı mutsuz ettiği gerçeğine yaklaşmıştım. Dikkatli okuyanlar anlamıştır.
Zaten daha dikkatli okuyanlar, karakter özelliklerinin kişilerin yaşamında ne denli etkili olduğunu da vurgulamaya çalıştığımı da ayrımsamışlardır.
Bazen ne kadar tarafsız düşünürsek düşünelim, baskın karakter yapısı tarafsızlığımızın önüne geçebilir. Ve değer yargıları farklı olabilir.
Bu, karşımızdakini anlamayı reddeder bir duruma itebilir insanı, ve bir şeyleri açıklamaya çalışmak, savunuyormuş havası yaratabilir. Karşılıklı konuşma sadece suçlama, savunmaya odaklanır.
Burada tarafsızlık biter, ve sadece kendi haklı olduğu konulara saplanır kalır insan.
Kolayı seçenler, "amaaan ben böyleyim napayım?" diye vurdum duymazlaşır, gider, ya da unutur herşeyi, "senden nefret edebilirim" diye terkeder gider.
Zoru seçenler, savunmadan önce kendi hatalarını da masaya yatırmayı başarabilenlerdir.
Çok büyük bir inançla itiraf ederim ki, ben yazdığım yazıda, kendimi savunmadım, ya da "ayy bakın başıma neler geliyor" diye ağlamadım, kendimi acındırmadım. Burası yanlış anlaşılmış.
Sadece, bazı sözleri sadece günün koşullarına değil, tüm bir yaşanmışlığa bakınca, haketmediğimi düşündüğümü ve unutamadığımı yazdım.
Mükemmel bir insan değilim.
Dedim ya davul dengine diye, işte o denge bozulunca sanırım hırçınlıklar, agresiflikler, özellikle "aşk" konusunda tarafsızlığı insafsızca yokediveriyor.

Sonuç olarak, yazı sonunda aşk konusunda çemkirmem tamamen kişiseldir, bunun dışında tüm olaylara bakış açım, koruyabildiğim kadar objektif kalacaktır.


Sevgilerimle, mutluluk diliyorum herkes için.

Davul dengi dengine hesabından

Kimbilir belki hepimiz yaşadığımız sürece aynı ya da benzer deneyimleri yaşıyoruz, farklı zaman, farklı mekanlarda.
Aynı şeylere seviniyor, aynı şeylere üzülüyoruz. Değişen sadece zamanlar, mekanlar yüzler.
Herkes ölümü, doğumu yaşamıyor mu? Aşık olmuyor mu? Aldatılmıyor mu? Dost kazığı yemiyor mu? Satıcı parayı eksik aldığı zaman seviniyor, yere para düşürüp kaybettiğinde üzülmüyor mu? Tuttuğu takım gol atınca sevinirken, karşısındaki üzülüyorken, bir başka gün sevinenler, üzülenler yer değiştirmiyor mu? Bir çorbanın tuzundan yakınan birileri, bir başkası yakınırken, mis gibi kuru pilavı mideye indirmiyor mu?

Say say bitmez!
Akp'nin seçim şarkısı gibi bir şey; Aynı yoldan geçmişiz biz! ;)

Ama işte

Bu geçişlerde, karakter özellikleri baskınlığıyla farklı tepkiler gösteriyoruz.
Bir başkasının "aman boşver, değmez" vurdumduymazlığı, bir başkasının ta derinlerinde onarılması mümkün olmayan yaralar açıyor.
Bir diğerinin kabul edemediği davranışlar, diğerinin umursamadığı, basit ayrıntılar olarak kalıyor.
Birbirimize akıllar vermeye başlıyoruz, kendi doğrularımızca, ya da gerçekten doğrularla. Hani olay anında psikolojisi farklı olur kişinin, objektif bakabilmeyi rafa kaldırır ya, hah işte tam o zaman gösterdiğimiz yol doğrudur ama dinlenebilirse tabi.;)

Artık doğuştan getirdiğim karakter özelliğinden mi, yoksa canım babamın çaktırmadan empoze ettiği tarafsız bakıp, düşünebilme, soğukkanlılığını koruma özelliğinden mi, belki her ikisi, gerçekten olaylara objektif bakmayı başardığım söylenebilir.

Hiç bir olay kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Mutlaka bir nedeni, bir sorumlusu, bir de illa ki mağduru vardır. Tabi mağdur her zaman haklı mıdır, çok su götürür bir durumdur.

Aldatılma konusu örneğin?
Aldatılan taraf, mağdurdur.
İyi de neden aldatılmıştır?
Ya da bir cinayetin mağduru?
Neden öldürülmüştür?
Bu saydıklarım anormal ruh durumu koşullarını içermiyor elbette. Sapkın davranışlar tamamen patolojik vakalar olup, anlatmaya çalıştığım konunun tamamen dışında.
Gündelik, standart insan yaşantıları söz ettiğim.

Objektif bakış açısında, iki taraf hem haklıdır, hem haksızdır. Doğru olan, haklılık ve haksızlık paylarının oranını bulabilmektir.
Kişinin kendisi için değerlendirmeleri de konuya dahil.
"Bana bunu bunu yaptılar, bunu nasıl hak gördüler,vsvvs..." sızlanmalarını bir kenara bırakıp, "ben ne yaptım da, bu davranışı hakettim?" daha doğru bir yaklaşım değil mi?
Eskilerin dediği gibi, iğneyi kendine... durumu.;)

Bu yazdıklarım tamamen kişisel bakışım yaşama. Yani okuyanı bağlamaz.

Başıma bir olay geldi benim, aldatıldım!
Tüm yaşantımı kökünden etkilemiş bir olay.
Hiç sormadan, sorgulamadan terkettim mekanı! Çok kızgındım, çok yıpranmıştım, o ruh haliyle sormaktan ötesine geçebilir, çok daha vahim sonuçlar yaşayabilir, yaşatabilirdim.
Beynimin bir köşesinde taşıdığım soru işaretine, yanıtlar aradım. Yine öncelikle kendi hatalarımı tarayarak.
Vardığım sonuç, ufak tefek gençlik hatalarının, bana yapılan hakaret karşısında epey hafif kaldığıydı. Bence elbette.
Epey süre bekledim.
Hani diyoruz ya, insan geçmişiyle hesabı kapatmadan, sağlam bir gelecek kuramaz diye. İşte bu sözün doğruluğuna inancım tam benim.
Tüm hayallerimi yerle bir eden aldatılmadan sonra, yaşadım, farklı dünyaların içine girerek.
Uzunca bir süre sonra, artık suların durulduğu bir zamanda hesabımı kapatmak üzere yola çıktım. Kendimce, bir özür alacaklıydım çünkü. Ve tabi ki bir savunma dinledikten sonra.

Ve geçmişle en büyük hesabım kapandı!

Ya sonra mı?;)

Anladım ki, biz hesapları hiç bir zaman kapatamıyoruz. Bir defter kapandığında, açık olan defterlerin hesabı sürekli artıyor.

Farklı konular, farklı hesaplaşmalar...
Bazen bir söz, bazen bir çarpışma, ya da bir münakaşa, veya sessizlik. Hesap hep açık.
Yeni bir dünya kurmak isterken, engeller hep var, ama aşılması kolay, ama zor.

Ben, kendim olarak anladım ki, bazı sözleri haketmiyorum, ve daha korkuncu unutmuyorum!
En romantik anı yaşarken, ya da hiç ummadık bir anda o bir söz, bir cümle, beynimin kıvrımlarından, söze yolculuğuna başlıyor.
Hele ki, söz ya da davranış, çok sevilenden gelmişse!
Hele ki, sözü söyleyen bir de sizi anlamak gibi bir gayret içinde değilse!

Sözün kısası, yıllardır objektif bakabilmeyi kendine yaşam tarzı olarak seçip benimseyen ben, belki de ilk kez bu huyumu sorgulamaya başlamalıyım, yoksa sesimi duyurmaya çalıştıkça, daha çok dibe batar olmanın hüsranını yaşamaya başlayacağımdan korkmaya başladım ilk kez.
Çünkü artık düzen değişmiş, her durumda ben haklıyım modundaki kişilerin nüfusu giderek daha bir fazlalaşmaya başlamış ve mutlululuğu, neyi hakettikleri beni ilgilendirmiyor ama, onlara devretmişiz.

Ve ben boşuna bekliyorum!

Acı!

Ama belki, davulun dengi dengine vurmasını öğütleyenler haklı!

Dengini bulabilene kadar sınavlardan en az yarayla geçebilmenin umuduyla...

22 Haziran 2011 Çarşamba

Survivor Show

Survivor başladığından bu yana ilgiyle izlediğim, oyunlarda gerçekten heyecanlandığım hoş bir oyun/yarışma.
İdi.
Taki bu son Survivor'a kadar.

Ünlüler Gönüllüler

Günler öncesinden açıklanan ünlüler arasında kuşkusuz en dikkat çekici isim Nihat Doğan'dı.
Ciddi yazayım, ortalıkta dönen ND geyiklerine uzaktan yakından ilgim bile yoktu. Kendisiyle tanışmam Survivor sayesinde oldu diyebilirim. Tanıştıktan sonra, meraklıyım ya az biraz geçmişini inceledim. Adam bence hiç oynamadı Survivor süresince. O kendisine bir dünya yaratmış, yarattığı dünyaya inanmış, kısaca en başından, "kendi yaratığı ego dünyasının" başrol oyuncusu olmuş bile.
Vatanı en çok seven, saygıda kusur etmeyen, Allah inancı çok kuvvetli, özlü sözleri o kadar benimsemiş ki, nerdeyse kendi kelamı sayacak hale gelmiş bir insan.
Bu kendini inandırdığı oyunu tüm yarışma sırasında gayet başarılı oynamadı, yaşadı! O derece inanmış yani.

Final anına kadar!
İşte tam o final anında, kazanmak hırsı tüm bu değerlerin öyle bir önüne geçti ki, başladı çamurlaşmaya!;)
Zaten derdim ND falan filan değil, ne onu, ne kendi yarattığı dünyasında başrol oyunculuğunu, döneklikleri beni hiç ilgilendirmedi, zaten bu final gecesiyle adını bile unuttum.

Ama orada bir Derya vardı ki...

Derya Büyükuncu, yabancı olmadığım bir isim.
Survivor süresince, çok konuşmayan, daha çok dinleyici, anlayışlı, göbeğinin üzerinde uzanan takım arkadaşına ağabey, eşine sadakatini sürekli yüzüğünü öperek kanıtlayan, etliye sütlüye pek karışmayan, aslında "cool" deyimini anımsatan tavırlarıyla farklı bir yarışmacı. Kaldı ki, final gecesi, ödüle bir adım kala bu sessizliğini, çaktırmadan aleyhte propoganda yaparak bozmaya meyilli olduğunu izledik hep birlikte. Haklı haksız tartışmıyorum, ah bu paranın gözü kör olsun diyorum sadece.

Büyükuncu'yu tanımama karşın, yine de nette araştırdım biraz. Vikipedi kişi araştırmalarında en güvenilen kaynaktır ya, bu ay güncellenen tanıtımında, "daha çok katıldığı yarışmalarla kendisini tanıtmış kişi" demiş. Üzücü.
Aslında çok güvenilmez bir açıklama değil.

Futbol dışında farklı sporların adeta yoksayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Özellikle bireyse sporlar kişilerin sadece yakınlarını ilgilendiriyorsa ilgenilen sporlar.
Pek çoğumuz uluslararası yarışlarda başarı gösteren haltercilerimizin, atletizmcilerin adlarını saymakta zorlanırız.
Ancak Büyükuncu biraz farklı.
Türkiye'de yüzme sporu dendiğinde ilk akla gelen isimlerden birisi. Ama akıllarda kalması, pek fazla başarılı olmadığı halde kendisine tanınan olanaklarla, son yıllarda gündemde olması nedeniyle bana kalırsa.
Çünkü, kendisini çok başarılı bulanlara aldığı ödülleri (Türkiye dışında) sorsam, adım kadar eminim, araştırmadan yanıt veremeyeceklerdir. Yok çünkü!
Balkan Şampiyonaları Türk yüzücülerin en başarılı olduğu şampiyonalardır ve aynen Derya gibi pek çok yüzücümüz bu yarışlardan ödüllerle dönmeyi başarmışlardır.
Derya'nın bir adım önde olmasının nedeni biraz da yaşı nedeniyle, bugüne kadar katıldığı yarışların diğer yüzücülerden fazla olması olmasın? Ha bir de, ne kadar büyük başarı sayılabilirse, Olimpiyat barajını geçebilmesidir.

Sporcu, bir türlü istediği başarıyı yakalayamamasının nedeni olarak, kendisine devletin tanıdığı olanakların az olduğundan yakınmaya başladığında, yıllardır yüzme sporunun göbeği ABD'de bursla okuduğundan kaç kişinin haberi vardı bilmiyorum?
İşte tam o sıralar, uluslarası yarışlarda ülkemizi temsil edecek pek çok sporcuya, antreman yapabilmesi için alan gösterilemiyor, gereksinimleri olan temel malzelemelerin sağlanmasında büyük zorluklar yaşanıyor, sporcular kendi olanaklarıyla bir yerlere yükselmeyi başarıyorlardı. Onlar altın madalyalar kazansalar bile "isimsiz kahramanlar" olarak kalmaya mahkum ediliyorlardı.
Elbet bu Derya'dan kaynaklanan bir sorun değil, ancak devlet bütçesinin ne kadar kısıntılı olduğunu bildiği halde, başarı sözü karşılığında talep ettiği 10bin dolar aylık maaş kendisine bağlanıyordu!

Peki gerçekten bu 10 bin doların hakkını verdi mi Derya?

Gerek ailesinin maddi güçlük çekmediğini, yüzdüğü klüplerin kendisine tanıdığı sınırsız olanakları, ve ABD antreman koşullarını az çok bilenler bu soruya sadece gülümser!
Maaş bağlandıktan sonra, verdiği sözleri tutacağına inanılan efsane yüzücü (!)müz tam da uluslararası sahneye çıkacağı günlerde, Acun Show'un dans yarışmasına katılmasın mı?!!
Kötü denk gelmesi diyelim, ama Derya'nın tercihine ne kadar saygı duyarsınız bilemiyorum, kendisi dans yarışması uğruna Milli Takım görevine gitmemiştir!
Maaşı kesilmiş, Aynı zamana denk gelen yarışlarda klübü Galatasaray'ı yüzüstü bıraktığı için, takımından kovulmuştur.

Galibinin SMS'lerle belirlendiği "ruhunu kaybetmiş" bir Survivor'da, büyük ödülü kazandığı zaman, bir kez daha Olimpiyatlar'a katılmak istediğini açıklasada, Federasyon'un oldukça sert tutumu, ulu önderimin "Ben Sporcunun zeki, çevik aynı zamanda ahlaklısını severim" sözlerinin altına imza niteliğindedir.

Kişisel hiç bir alışverişimin olmadığı, ve gerçekten çok iyi yüzücü olduğunu defalarca izlediğim Derya Büyükuncu'ya show dünyasında başarılar dilemekten başka bir sözüm kalmadı.

Acun'un yaptığı işlerde başarısına sözüm yok, daha önce yazmıştım, arkasındayım.
Bu kez, Survivor ruhunu farklı yaşattığı için kırgınım. Keşke adını "Survivor Show" koysaydı!
Kısaca, bu Survivor'ın galibi, Acun Medya, Türkcell ve Coca Cola olmuştur.

Ama Survivor'ın asıl galibi, Pascal Nouma'yı destekleyen, onun işaretiyle Büyükuncu'yu birinciliğe taşıyan SMS'lerin sahibi Çarşı'dır! Hiç bir koşulda ruhunu satmadığı için!



Not: 22 Haziran 2011 Posta Gazetesi'nde yayınlanan "Derya Büyükuncu vatan haini" başlıklı yazı insanın tüylerini diken diken edecek kadar vahim bir yazı. http://www.posta.com.tr/spor/HaberDetay/_Derya_Buyukuncu_vatan_haini__dedi.htm?ArticleID=67548

18 Haziran 2011 Cumartesi

Seninki talih, benimki Kör Salih!

Hani bir söz vardır, "seninki talih, benimki kör Salih!"
Kim ne zaman ne niyetle demiş bilmem etmem ama, bugünlerde karşıma piyangodan amorti çıkmış birisi bile çıksa bu sözü ederim herhalde! O derece talihsiz günler yaşıyorum işte!
Sıkıntılar üstüste gelirmiş ya, belki mutluluklarında üstüste geldiği oluyordurda, biz bulutların üstündeyken farkına varamıyoruzdur.
İnsan bir kere çakılmaya görsün.
Sonrası, artık eline diken çarpsa, ciğerine batmış diken için rontgen çektirmeyi düşünürsün ciddi ciddi!

Önce Digitürk bozuldu!
Net bağlantım zaten başından beri sorunlu, her sabah TTNet müşteri temsilcisiyle helalleşmeden bağlantı kurmam olanaksız. Hani şakacıyım filan ya, galiba benimle sohbet etmeden TTNet'in işleri yolunda gitmiyor, aramamı istiyorlar gibi fantaziler üretmeye başladım. Bu arada callcenter'ın en tatlı dilli elemanı Ayça Hanım'a sevgiler.

Tam Digitürk halloldu, seçim günü geldi çattı. Hay televizyonum toptan bozulaydıda, açamasaydım, duymasaydım şu sonuçları dediğim gece!
Gerçi saatler ilerleyip, liderler konuştukça anladım ki, sonuçların beni mutsuz etmesi gereksizmiş. Herkes mutluydu! Hatta Twitter'da ardı ardına patlayan esprileri okudukça, en eğlendiğim seçimin bu olduğuna bile yemin edebilirim.
Kendimi bu neşeli ortamda, "aman nasılsa kapıda ekonomik kriz var, Akp uğraşsın, o arada CHP artı puanlar toplar, artık önümüzdeki seçime bakalım." diye teselli etsemde, %50 hangi şekilde kazanılırsa kazanılsın, başarı saymayı başardığımdan, içim sıkılmadı değil!

Sonra telefonum bozuldu!
Türkcell'den gelen eleman telefonumun onarılması için götürürken bana kullanmam için bir telefon bıraktı, tamire giden telefonumdan daha bozuk çıktı, telefonsuz kaldım!

Anahtarımı unutmuşum, kapıda kaldım, özel sigorta şirketim BackUp'ı aradım, adresim güncellenmediği için bir dolu blablabla... çilingir çağırdım.

Araya sıkıştırayım, Digi Vip, Türkcell Premium, Back Up kurucu üyeyim! Yani avantajlı her türlü pakete sahip "sözde" şanslı vatandaş! Lanet olsun içimdeki "bir ünvanın olsun da, seni sömürenden olsun" salaklığına!

Bütün bunlar olup biterken, ben aşıktım!

Ve, ne kadar olumsuzluk varsa, hepsini unutturacak bir can vardı dünyamda.
Upuzun yılların, çok engelli yolların yoldaşı can.
Şimdi,
CHP daha güçlenecek, kuşkum yok.
Digitürk'üm onarıldı.
Back Up özürler dileyerek gönlümü aldı.
Telefonum yenilenecek.

Ama
Artık bir can yoldaşım yok!

Bugün Twitter'da Serdar Akinan şunu yazdı;
"Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir ama büyüyemez, sevemez, değişemez, hissedemez, öğrenemez. Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken, bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder.Sadece; riski göze alabilen kişi özgürdür."

Tamda söylemek istediğim cümlelerdi, can imkansız aşktan giderken.

Ve ben artık çok iyi biliyorum ki, sinirlerimizi bozup, sınırlarımızı zorlasa da, teknoloji her zorluğun üstesinden gelebilir.
CHP bile yeniden güçlenebilir.
Ama, sadece özgürlüğü birşeylere tercih etmek her zaman galip gelecek.
Ve sadece özgür olabilme cesaretini gösterebilenler "gerçek" mutluluğu yakalayabilecek.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Hayaldi hayal kaldı

Sizi bilmem, ama ben 2011 seçim sürecinden çok sıkıldım.
Aslına bakarsanız, uzun zamandır kirletilen siyaseti izlemekten de çok sıkıldım.
Seçim vaadlerinden çok, birbirlerini karalama kampanyalarına dönen mitinglerden, koca koca siyaset adamlarının mahalle çocukları (bazı arkadaşlarım çocuk yerine "karı" diyorlar, ben biraz ılımlaştırdım, hak etmeselerde.)gibi sataşmalarından, çamur at izi kalsın politikalrından, iddialaşmalarından çok bunaldım.
Tüm bunlar zaman içinde belki unutulabilir, ama hafızalarda, bir sloganın uzun zaman korunacağını düşünüyorum; "Hayal'di, gerçek oldu!"
Yok, siyasetle yatıp kalktığımız, sağım,solum,önüm,arkam her yanımızın siyasete bulandığı bugünlerde siyasi bir yazı yazmayacağım. Sağolsunlar, profesyonel, amatör eli kalem tutan tüm yazarlarımız bu konuları zaten yazıyorlar. Özellikle, kendi içimizdeki (Twitter) yazarlarının, hiç bir baskı hissetmeden, dürüstçe, aksaklıkları, haksızlıkları dile getirdikleri yazılar var ki, hemen hepsini izleme gibi bir açlığım olduğunu itiraf etmeliyim.

Bugün, biraz da özel yaşamımda oluşan bir dengesiz durumdan ötürü, gündeme konsantre olamadım.
Ne televizyon açtım, ne de sürekli okuduğum yazarların köşelerini doğru dürüst algılayamadım.
Öylece, hiçbir şey düşünmemeye gayret ederek, bir koltuğun üzerine tünemişken, hay bin kunduz! Aklıma takılıverdi, "hayaldi gerçek oldu" sloganı!
Ama öylesine olumsuz bir günümdeyim ki, "hayaldi,hayal kaldı"larımı düşündüm ister istemez.

Aslında pek fazla hayal kuran bir insan değilim.
Hayaller, mucizelerin gerçeğe dönüşmesini anlamsızca beklediğimiz saçmalamalarımız gibi gelir hep bana.
Gerçekleşmediğinde kocaman bir ümitsizlik yaratan, zayıf kişiliklerde depresyona bile yolaçabilen bir takım hayattan kopuk beklentiler.

Ama

İnsanın yaşı, konumu ne olursa olsun, kurmaktan kaçamadığı hayalleri oluyor ergeç.
Aşk'a dair hayaller.
Ya bir gece yarısı ansızın geliyorlar, ya da bir otobüs beklerken, bir film izlerken, ya da bir sandviç yerken. Mekansız, zamansız üşüşeveren, kaçması zor hayaller.
Ne kadar umut vaadederse aşk, ya da ne kadar umutsuz olursa farketmiyor!
Kaçmak istemiyorsun üstelik. Hayal ettikçe daha fazlasını ediyorsun. Daha fazlasını hayal ettikçe, daha çok bekliyorsun. Ve bekledikçe, gerçekleşmeyen hayallerin seni ümitsizliğe, oradan umutsuzluğa, biçareliğe savuruyor, farkına bile varamıyorsun.
Hele bir de, imkansız aşk'a düşmüşsen, artık hayallerin senden bir canavar yaratıveriyor. Öyle ki, karşında canavarlaşanda, o en çok sevdiğin aşığın oluveriyor.
Ve gerçekleşmeyen hayallerinin uçurumunda, imkansızlığın en bedbahtına yuvarlanıp, hayallerini kemiren kurtçukların seni yiyip bitirmelerine engel olamıyorsun.
Hayaldi, hayal kaldı'ların ne kadar fazlalaşıyorsa, o kadar yalnızlaşıyorsun.
Artık, ne yana savuracağını bilemediğin rüzgarın uğultusunda sürükleniyorsun, yürümeyi hem mutluluk, hem mutsuzluk sayan ayaklarınla, kalbinle.

İşte böyle bir günde, ne yapacağını bilemez halde içini çekiyorsun.
Kendinle ve canavarınla başbaşa yarattığın dünyanda.

Ve bir gün oluyor, artık geride bıraktığını sandığın hayallerin, tam da sen ölmeye yatmışken, dudaklarında buruk bir tebessüm olup donuveriyor.

Ölüyorsun.

Küçük bir not: Bir dostum, benim duygularımı yazarak anlatabildiğimi, ama konuşmayı başaramadığımı söylemiş. Gülümsedim.
Evet, bazen zordur konuşmak. Ve haykırmak.